" b i' ş e y
" , tiyatrocular, şarkıcılar ve oyuncular...
Geçenlerde bir
arkadaşım telefon etti. "Grup Gündoğarken, müzikli bir oyun
sahneliyormuş, hem de Levent Kırca yönetmiş, ne dersin izlemeye
gidelim mi?" dedi. Doğrusu önce biraz şaşırdım, biraz da
meraklandım. Sonra, en azından Gündoğarken'in güzel şarkılarını
dinlerim diye düşündüm, "Tamam gidelim!" dedim. Gittiğime değmiş
mi, değmemiş mi, bu yazıyı okuyunca siz karar verin.
Grup
Gündoğarken üyeleri İlhan, Burhan ve Gökhan Şeşen’in kendilerini
oynadıkları, İlhan Şeşen’in yazdığı "Her Şey Şahane" adlı oyunu
bir tiyatroda değil, bir caz barda, Jazz Stop’da izledim. Daha
önceki gidişlerimde bu mekanı küçük ve sevimli sahnesiyle bir
tiyatro olarak gözüme kestirmiş olduğumdan hiç yadırgamadım.
Afişte "Her Şey Şahane"nin yönetmeni olarak Levent Kırca'nın adı
geçiyordu, ama anladığım kadarıyla bu yalnızca "isim düzeyinde
bir katkı"(!) olarak kalmış.
Oyun, bir
albümün hazırlık sürecinde geçiyor. Aynı evde kalan grup
üyelerinin toplumsal yaşama, sanata, insan ilişkilerine
bakışları, hem kendileriyle hem de birbirleriyle geçmiş ve bugün
ekseninde hesaplaşmaları esprili bir üslupta sergileniyor.
Teknik olarak
değerlendirildiğinde, oyuna bir tiyatro çalışması olarak
başarılı demek zor. Sanki hâlâ yazım ve prova aşamasında gibi.
Otobiyografik öğeler taşıyan bir sahne şovu olmanın ötesine ne
yazık ki geçemiyor.
Ama diğer
taraftan heyecan verici, çok önemli bir yanı var ki bu benim
için bir oyunun "teknik olarak" başarılı olmasından çok daha
önemli ve değerli.
Grup
Gündoğarken üyeleri, bir tiyatro oyununda "her şey şahane" de
olsa (oyunculuk, metin, sahneleme, ışık, dekor...), çoğu zaman
eksikliğini hissetiğimiz ama adını koyamadığımız b i' ş e y
"i hissetirmeyi başarıyorlar seyircilerine.
Belki,
oyuncuların heyecanlarıyla, içtenlikleriyle ya da
acemilikleriyle farkında olmadan yakaladıkları " b i' ş e y "
bu. Bir tür heyecan. Coşku. Tiyatro.
Adını
koyamadığım ama tanıdığım bu heyecanı yaşamama neden olan şey,
çocukları "evcilik", "öğretmencilik" oynarken izlediğimde
yakaladığım " d r a m a t i k o l a n "ı, Grup Gündoğarken'in
bu "tiyatroculuk" oyununda bulmuş olmamdır belki de.
Oyundan
çıktıktan sonra, bu " b i' ş e y "i rastlantısal da olsa uzun
zamandır bir tiyatroda, bir tiyatro oyunu izlerken neden
hissedemediğimi düşündüm. Bu ne mene bir şeydi ki asıl
uğraşıları tiyatro olmayan insanların oyununda bu heyecanı
duyabilmiştim de, asıl yaratıcılık alanı tiyatro olan kişilerin,
daha ustaca sahne yapıtlarında bulamıyordum?
Elbette çok
çeşitli yanıtları olabilir bu sorunun? Ama ben bu yanıtların
daha çok "spekülatif" olanlarına değinmeyi tercih edeceğim. Bazı
genellemeler yapmayı da göze alarak.
Tiyatromuzda "
b i' ş e y "in eksikliğinin bana göre öncelikli sebebi, birçok
tiyatrocunun yaptıkları işe karşı duydukları heyecanı ve inancı
yitirmiş olmasıdır. Bu heyecanın şu ya da bu nedenle
"evcilleşmiş" olmasıdır.
Özellikle son
20 yılda Türkiye'de tiyatroya yön verecek konumda olmuş insanlar
tiyatroyu aslında alışkanlıkla yapmışlardır, tiyatro ile sürekli
yenilenen, günün koşularına, döneme "uygun", sağlıklı ve anlamlı
bir ilişki kuramamışlardır. Tiyatromuzun vitrininde olmuş
insanlar, tiyatroseverleri, potansiyel seyircileri
heyecanlandırmak şöyle dursun, kendi heyecanlarını dahi diri
tutamamışlardır. Tiyatroyu pek de ciddiye almamışlardır.
Birçok
tiyatrocunun (yoksa oyuncu mu demeliyim?) tiyatrodan pek kolay
"vazgeçerek", "popüler gerekçeler"le hedeflerini televizyona
kaydırıyor olmalarını bunun bir görünüşü olarak
değerlendirebiliriz sanırım.
Tiyatrocular
tiyatroya olan inançlarını, heyecanlarını ve ideallerini tabi ki
bugün yitirmediler. Televizyon sadece bunun açığa çıkmasına
aracılık etti. Bu ayrıca dünden bugüne ortaya çıkmış bir eğilim
de değildi.
Bu eğilimin
daha ilkel biçimini bakın Ayşegül Yüksel bundan 11 yıl önce
nasıl saptıyordu: “.... Tiyatro üstündeki devlet denetiminin bir
başka boyutu da televizyondur. Ortaya özel tiyatro kimliğiyle
sürekli ve düzeyli yapımlar çıkarmakta parasal zorluklar
nedeniyle zorluk çeken tiyatro sanatçıları hem “50 milyon
tarafından tanınmak” hem de para kazanmak amacıyla TV’nin
ucuzlatılmış kitle kültürü ürünlerine katkıda bulunmakta,
böylece de bu sanatçıların TRT denetimi altında, “tekseslilik”
düzenine ayak uydurmaları kolaylaştırılmaktadır...” (Tiyatro
Çoksesliliktir, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Aralık 1989).
"Ünsüz
tiyatromuzun, ünlü TV yıldızları"
Arabesk
"serbest piyasa" anlayışı ve çifte standartlı "özgürlükçülük"
yaşamın her alanındaki değerlerin içini boşaltmada insanı
dehşete düşüren bir başarı sağladı. "Medya kültürü" içinde
ayaklar baş, başlar ayak oldu.
"Medya
kültürü" kavramını, iletişim araçlarını kullanarak insanı
müşterileştirme stratejisinin şöyle ya da böyle parçası olan her
şeyi adlandırmak için kullanıyorum.
Bu kültür
içinde her şeye ticari karşılığı ile değer biçiliyor. Özellikle,
sadece "rating" kriteriyle işleyen bu günkü televizyonculuk, bu
değeri temel alarak, bu kültürün işledikleriyle besleniyor ve bu
kültürü besliyor. Televizyon bugün için kültürel
"dejenerasyon"un motoru görevini yürütüyor.
Tiyatro,
özünde, insana karşı olan her şeye direnmiş, tarih boyunca,
kültürel ve toplumsal krizlerde çözümleyici, eleştirici olmuş,
insanı ve değerlerini savunmuştur. Bu nedenle "medya kültürü"nün
hakimiyeti, gücü arttıkça, aslında tiyatronun varlığının değeri
ve önemi de azalmak şöyle dursun daha da çok artmıştır.
Bu düşünceye
sahip oldukları içindir ki tiyatroya gönül veren pek çok tiyatro
insanı, yine tiyatro sayesinde, kirlenmenin dışında kalabilmeyi
başarmıştır. Birçok önemli ve değerli tiyatro sanatçımız
"dinozor" olarak anılmak pahasına aynı vakur ve saygıdeğer
çizgilerini koruyabilmişlerdir. Bu insana umut ve güç veriyor.
Ama böyle düşünenler yine de azınlıkta kalmıştır.
En az bu umut
veren şey kadar, tiyatromuz açısından düşündürücü bir yönelimin
de dikkate alınması gerekiyor; tiyatronun ve tiyatro
sanatçılarının "medya kültürü" dışında kalmaya özen
gösterecekleri yerde, gün geçtikçe daha çok sayıda ve fütursuzca
"medya kültürü" içinde konumlanmaları.
Yılların
tiyatro sanatçıları, başarıyı, şöhreti hatta parayı tiyatroda
aramak yerine, tiyatronun erdemlerini anlatmak, yaşamımızdaki ve
"medya kültürü" karşısındaki yerini daha belirgin bir hale
getirmek için mücadele etmek yerine, tiyatro heyecanlarını ve
inançlarını yitirdikleri için "pes" dercesine, hâlâ onun bir
parçası olmayı seçiyorlar.
Devlet
tarafından, tiyatro yapsın, sanat düşünmekten başka kaygısı
olmasın diye maaşa bağlanmış bazı tiyatro sanatçıları da ne
yazık ki medyanın büyüsüne kapılıveriyorlar.
Dahası bir
dönemin İstanbul Devlet Tiyatroları Müdürü olmuş, İstanbul
Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'ne kadar
yükselmiş Kenan Işık gibi bir sanatçımız bile, önce "popüler"
televizyon dizilerinde rol alıyor, sonra bir yarışma programının
sunuculuğu yapıyor. Ardından da bir gazetede köşe yazarlığı
yapmaya başlıyor.
Tiyatronun
önemini, değerini ve ne denli ciddiyet gerektiren bir iş
olduğunu genç kuşaklara aktarmak için iyi örnek olması gereken
kerliferli tiyatro sanatçıları, bu seçimleriyle ne yazık pek iyi
örnek olamıyorlar. Yaptıkları ile daha çok, “Küpünüzü
doldurunuz. İlerde benim gibi olmayınız. Genel Sanat Yönetmeni
olursunuz ama bu içinizdeki şan ve şöhret ateşini söndürmeye
yetmez. Tiyatromuz nasıl olsa durumu idare ediyor,
yapabildiğiniz kadar ek iş yapabilirsiniz arkadaşlar.” mesajını
veriyorlar.
Bazı
tiyatrocularsa televizyonda olmalarını neredeyse tiyatro yapmak
için katlanılan bir fedakarlık olarak göstermeye çalışıyorlar.
“Tiyatrodan para kazanılmıyor, daha da önemlisi ‘kazanılamaz’.
Onun için biz televizyondan para ve ün kazanırız, o kazandığımız
para ve ünden aldığımız güçle de tiyatro yaparız.” diyorlar.
Ben tiyatro
sanatçılarının televizyona çıkmasına karşı değilim. Para
kazanmasına da. Ün kazanmasına da. İsteyen istediğini yapar!
Yolları açık olsun!
Televizyona
olan bu yönelimin tiyatromuzun güdük kalmasının nedeni olduğunu
da iddia etmiyorum. Tiyatrocuların televizyon yıldızı olmalarını
tiyatroya ihanet olarak da değerlendirmiyorum.
Çünkü,
tiyatromuzun güdük kalmasının nedenini TV’nin popülaritesinin
artmış olmasıyla, "medya kültürü’nun" başarısıyla
açıklamıyorum.
Ben bazı
kişilerin bu gün televizyonun ve sinemanın vaadettiği ünü ve
parayı tiyatroda kazanamamış olmalarına, kendi
beceriksizliklerinin, heyecanlarını ve inançlarını yitirmiş
olmalarının sebep olduğunu itiraf edecekleri yerde, bunu
tiyatronun bir eksikliği gibi yansıtıyor olmalarını
eleştiriyorum.
Çünkü, açıkça
“Bunca yıl Donkişotluk yaptım da ne oldu! Ben ünlü olmak para
kazanmak istiyorum. Tiyatro benim için bir hobi olmaktan öte bir
şey değildi zaten” diyecekleri yerde, kendilerini tatmin edecek
şeyleri tiyatroda bulamadıklarında, tiyatro ile elde
edemediklerinde bunu tiyatronun popülaritesini yitirmişliğine,
televizyon ve sinema karşısındaki yenilgisine bağlıyor
olmalarını kabul edemiyorum. Üstelik, eğer tiyatro bugün para
kazandırmıyorsa, "popüler" değilse bunun sorumlusu yine
tiyatroculardır.
Tiyatrodan
yeterince para kazanamadıklarını gerekçe olarak gösteren bu
kişilerin, bunca yıldan sonra televizyon yıldızı olmalarını
değil, bunca yıl tiyatro yapmış olmalarını ve hâlâ yapıyor
olmalarını eleştiriyorum.
Sorun ne
televizyonun tek başına kötü olması, ne de tiyatro
sanatçılarının televizyona çıkması değildir. Bu kişilerin
televizyonda yaptıkları işlerin anlamı ve değeridir. Yıllardır
çizdikleri imajla ve üstlendikleri misyonla şimdi yaptıkları
arasındaki çelişkidir.
Bu dönemde
yeteneklerini tiyatronun daha güçlü bir konuma gelmesi için
kullanmak yerine, sadece "rating"i kriter almış televizyonculuk
anlayışının, "medya kültürü"nün hizmetine sunmuş olmalarıdır.
Tiyatro
sanatçıları tiyatronun geniş kitlelere ulaşmasına aracılık
edecek, kültürel ve sanatsal değerleri genç kuşaklara aktaracak
televizyon programları yapsalardı, herhalde buna kimsenin
itirazı olmazdı, kendilerini alkışlardık. Ama pek öyle olmuyor!
Bu durumu etik
bir problem olarak değerlendirmiyorum. Bu yönelimi "medya
kültürü"nün güç kazanması olarak da, tiyatromuzun güç kaybetmesi
olarak da görmüyorum. Tiyatro heyecanını ve inancını yitirmiş
kişilerin "deşifre" olması olarak görüyorum. Bir "doğal eleme"
biçimi olarak, ileriye dönük bir yararı olabileceğini bile
düşünüyorum.
Tiyatronun "arkhe"si
insandır. Tiyatronun "töz"ü insanda yaşıyor. Ne mutlu ki insan
varoldukça tiyatro da varolacaktır. Her şeye rağmen,
rastlantısal da olsa yaşamımızda o " b i' ş e y "le
karşılaşacağız. Tiyatro ele avuca sığmaz. Kurallarla
sınırlandırılamaz, varlığı ne kurumlara ne de kişilere bağlıdır.
Tiyatrocu dediğimiz kişiler tiyatro yapmaktan vazgeçerse,
mutlaka tiyatro yapacak birileri çıkar. Kimsenin bundan endişesi
olmasın.
“Ünlü TV
yıldızlarımızın, tiyatro tutkusu”
Siyasal alanda
olsun, sanatsal alanda olsun en ciddi konular, bol "rating"
alacak yüzeysel tartışmalara çekilerek, sulandırılıyor, kördüğüm
haline getiriliyor.
Şarkıcılar,
mankenlerin şarkı söylemelerinden ve oyunculuk yapmalarından,
mankenler biraz alımlı olan herkesin kendisine manken
demesinden, gazeteciler edebiyatçıların gazetecilik
yapmalarından, tiyatrocular mankenlerin ve şarkıcıların
oyunculuk yapmalarından şikayetçiler.
İyi ile kötü,
başarılı ile başarısız, güzel ile çirkin, yanlış ile doğru,
değerli ile değersiz, önemli ile önemsiz, yararlı ile zararlı,
hakiki ile kalp, ahlaklı ile ahlaksız arasındaki farkın ucuz
ticaret, para, şan ve şöhret uğruna ortadan kalkmış gibi
gösteriliyor olmasından, kimsenin şikayet ettiği yok.
Önemli olan
kimin neyi yapıp yapamayacağını yargılamak değil, yapılan
şeylerde sözünü ettiğimiz değerlerin varlığını, niteliğini ve
işlevini anlamaya değerlendirmeye çalışmaktır.
Bir manken
eğer yetenekliyse şarkı da söyleyebilir, oyunculuk da yapabilir.
Bir şarkıcı da tiyatro yapabilir. Bu onun kötü niyetli olduğu,
tiyatroyu yozlaştırdığı anlamına gelmez. O kişinin tiyatro ile
olan ilişkisinin değerini belirleyen şarkıcı olması değildir, o
işe yönelmesindeki amacın ve yaptığı işin değeridir. Aynı
şekilde bir kişinin tiyatro geçmişinin olması onun iyi tiyatro
yapıyor olduğu anlamına da, "tiyatro ile dürüst bir ilişki"
içinde olduğu anlamına da gelmez.
Yıllardır
tiyatrocu dediğimiz kişiler, bu şekilde tanınmış insanlar ahbap
çavuş ilişkileri ile al gülüm ver gülüm tiyatro yaptılar da ne
oldu. Kıyamet kopmadı! Biraz da şarkıcılar mankenler tiyatro
yapsınlar! Sonuçlarının tiyatromuzun bu gün içine düşmüş olduğu
durumdan çok çok kötü olacağını sanmıyorum.
Ne yaman
çelişkidir ki, tiyatro yapmak piyasa deyimiyle beş para
etmezken, bazı uyanıklar tiyatronun karın doyurmadığından
şikayet ederek, ama tiyatroculuğunu öne çıkararak televizyon
dizilerinde rol, yarışma programlarında sunuculuk kapmaya
uğraşırken, her şeye rağmen tiyatro hâlâ değeri parayla
ölçülemeyecek, kimsenin parayla satın alamayacağı bir saygınlığı
ve değeri temsil ediyor. Bu anlamda bazıları için tiyatro
yapıyor olmanın tek başına değeri yok, ama tiyatro yapmış
olmanın, tiyatro ile uzaktan yakından ilgili olmanın rantı
var.
Belki biraz
ileri gidip "medya kültürü" içinde tiyatroya yeni bir "değer"
atfedildiği bile söylenebilir. Bugüne kadar sınırlı bir tiyatro
çevresinin tekelinde olan değer ve saygınlıktan artık medyanın
vitrinindeki insanlar da payını istiyorlar. Ne var bunda? Tıpkı
tiyatrocuların televizyondan istedikleri gibi.
Örneğin
tiyatrocuların yönelimlerinin tersine, Hülya Avşar, şan şöhret,
para pul elindeyken tiyatro sahnesinde kendini kanıtlamaya
çalışıyor, tiyatro oyuncusu olmazsam olmaz diyor. Fatih Ürek’e
sadece iyi bir şarkıcı olmak, ünlü olmak yetmiyor,
meslektaşlarıyla arasındaki kültürel farkı vurgulamak için olsa
gerek sık sık eski tiyatroculardan olduğunu söyleyerek övünüyor.
Aşkın Nur Yengi tiyatro yapmaya başlıyor, tiyatroculuğu
becermesi medyada yer buluyor. Grup Gündoğarken dinleyicilerini,
seyirci olarak da selamlıyor. Ben bütün bunları önemli
buluyorum. Çünkü bu insanları tiyatroya çeken tiyatronun
büyüsüdür.
Asıl tehlikeli
yaklaşım yine tiyatroculardan geliyor. "Oyunculuk eğitimli" bir
tiyatrocu-sunucu mankenlerin, şarkıcıların televizyon
dizilerinde oyunculuk yapmalarını eleştiriyor. Bu eleştirinin
arkasından ne yatıyor dersiniz? Rant. Kendisi saygın ve eğitimli
bir "tiyatro oyuncusu" olduğu için bu hakkı, (televizyon
dizilerinde oyunculuk ve sunuculuk yapma hakkını da, mankenlerin
oyunculuk yapmaları konusunda ahkam kesme hakkını da)
kendisinde buluyor. Elindeki tiyatro kartını oynayarak, pastadan
en büyük payı tiyatro geçmişi olan oyuncuların alması
gerektiğini söylüyor, tiyatronun da tiyatrocu arkadaşlarının da
hakkını savunduğunu iddia ediyor. ("Arkadaşlar, bize yakışıyor
mu bu kıytırık işlerde yer almak, biz yeteneklerimizi daha iyi,
hem kaliteli hem de para ve ün kazandıran tiyatro yapmak için
kullanalım" demiyor.)
Değerli bazı
tiyatrocularımızın yaklaşımlarıyla, şarkıcılarımızın yaklaşımı
arasındaki ters orantı insanı gerçekten şaşırtıyor.
Grup
Gündoğarken'in oyununda yakaladığım " b i' ş e y " aslında
tiyatroyu diğer sanatlardan ayıran, tiyatroyu tiyatro yapan
şeydir. Bu " b i' ş e y " insanın tiyatroda, duyum eşiği
sınırını yıkışının hazzıdır, başka hiçbir şekilde mümkün olmayan
bir iletişim anı'dır, estetiktir, eğitimdir, "sihirli
formül"dür. İnsanı tiyatroya çeken bu heyecandır, " b i' ş e y
"i başka insanlarla paylaşmanın her şeyi daha iyiye daha güzele
götüreceği inancıdır.
Bu formülü
elde etmenin yolu ise tiyatro heyecanını "her zaman" canlı
tutmak, tiyatroya "her zaman" inanmaktır . Belki biraz saf,
biraz acemi kalabilmektir. Tiyatroculuğun meslek olmadığını
bilmektir.
Bu gerçekleri
her fırsatta vurgulayarak, tiyatroyu, özellikle " b i' ş e y "i
"medya kültürü"nün iktidarına karşı, hatta bu uğurda gerekirse
tiyatroculara karşı savunmalıyız. Akla karayı, değerli ile
değersizi, asıl ile sureti tanımalı, ayırmalı, yerine göre
övmeli ya da yermeliyiz.
Bunu
yapmazsanız, gerçekleri görmezseniz, "Görmedim, duymadım
bilmiyorum!" derseniz ne olur? Bir şey olmaz demeyin. Şimdi
olanlar olur. Siz tiyatronun, tiyatro ile birlikte kendinizin
iktidarda olduğunu sanırken, birileri gelir, sizi tatlı
uykunuzdan uyandırır, tiyatronun gerçek yerini size hatırlatır.
(Aralık
2000'de Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nde yayımlandı.)