Bilge Karasu ünlü "türk
kadın hikayeci"(*)
değildir
"Sarmal ilişkiler çerçevesinde, kimi yapıtların,
haddi, hadleri zorladığı görülmüştür:
Picasso'nu ve Braque'ın bir dönem,
Klee'nin neredeyse kesintisiz
biçimde
musikî dünyasına bitişir ürünleri:
enstrümanların
portreleri; ölüdoğalara can katan
teller, yaylar
ve borular; hem çalgıyı, hem
çalgıcının düpedüz
saplantı dozun tutturduğu
resimler, ezginin de
plastik öge kılınma çabasını
içleştirmişlerdir,
denilebilir mi? Bir başka cephede,
yazarın
bu kez, besteciyi yakını bir
komşuluğa getirdiği,
ya da kendi yapıtını,
yapıtlarından birini
karşı yakaya sürdüğü görülür:
Butor'un
"33 Çeşitleme"si, Jouve'un
"Don Juan" okuması
bir kefede, "Un Coup de Dés"den
Cage'e ve
Karasu'ya uzanan pek çok metin
öteki
kefede tanıktır."(1)
Sevilmek.
Sevgiyi, sevmeyi, sevilmeyi anlatmak, yaşamaktan daha mı kolay?
Ya sevgiyi,
sevmeyi, sevilmeyi, "miş" gibilerden ayıklamak? Sevgi, sevmek,
sevilmek "miş" gibi görünenin arkasındaki gizleri, beyin
ameliyatı yapan titiz bir cerrah dikkatiyle, damar
bağlarmışçasına "sese" ve "sessizliğe" dökmek, dökmeye
niyetlenmek?
Pekiyi,
bunları şu ya da bu "form"u kullanarak "anlatma"nın biri
diğerinden daha kolay ya daha mı zor? Daha verimli, ya da daha
verimsiz mi? Neden bir yazar elindeki malzemeyi roman, metin,
şiir, öykü ya da tiyatro oyunu olarak, şu ya da bu form'da
yazmayı seçer? Ya da yazmamayı? Hangi gerekçelerle? Her zaman
seçme şansı olur mu? (Çok iyi hatırlıyorum, Ayla Kutlu bir
sohbette, Kadın Destanı isimli romanını yazarken yaşadıklarını
anlatmıştı. Elindeki malzemeyi düzyazı olarak yazmaya
başladığını, ama bir çok noktada sorunlar yaşadığını, bu
sorunları ancak şiirsel biçime geçerek çözebildiğini
söylemişti.) Eldeki malzeme ile yazıldığı form arasında ne tür
bir ilişki vardır? Çeviri sorunları açısından bu formlar arasındaki
ilişki nedir? Bir romanı film yapmakla, bir şiirin resmini
yapmak ya da bir radyo oyununu sahne oyunu yapmak arasında ne
fark vardır? (İlk bakışta bir romanı film yapmakla, bir radyo
oyununu sahne oyunu yapmak birbirinden çok uzak şeylermiş gibi
görünüyor.)
Yanıtlar,
yaşayana, yazana, okuyana göre değişmez mi? Değişir. En azından
bazılarımız için değişir. İyi ki de
değişir. "Değişir"in bir keyfilik, hassasiyet ya da detaycılık
olarak değil, anlamayı ve anlatmayı mutlak belirleyecek bir
"gereklilik" olarak anlaşılmasını dilerim.
Bilge
Karasu'nun "dramatik" formda yazdığını bildiğimiz üç metninden
birinin, "Sevilmek"in "sahne uygulama"sını seyredince, doğrusunu
isterseniz yukarıdaki soruların belki onlarcası üşüşüverdi
aklıma.
Tiyatromuzun
değerli üç oyuncusunun, Cüneyt Türel, Köksal Engür ve Tilbe
Saran'ın rol aldığı, Işıl Kasapoğlu'nun "sahneye koyduğu", daha
doğrusu "sahneye uyarladığı" bu oyun çoğu kişi tarafından
başarılı bulundu ve pek çok övgü aldı. Bu oyunla, Afife Jale
Tiyatro Ödülleri'nde, Işıl Kasapoğlu'nun "Yılın En Başarılı
Yönetmeni", Cüneyt Türel de "Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu"
seçildi.
Değerli
hocalarım Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel de bu "oyunu" öve öve
bitiremediler.(2) Hatta yönetmenin ve oyuncuların başarılarını
kanımca biraz da abarttılar. Ama bu o kadar önemli değil.
Çünkü bunu
yaparken, belki farkında olmadan öyle bir noktayı gözden
kaçırdılar ki, bunun yanında lafı bile edilemez. Bilge Karasu'ya
övgüler dizmelerine rağmen, "Sevilmek"e yazılarında "herhangi bir
radyo oyunu" muamelesi yaptılar.
Bilebildiğim
kadarıyla oyunu bir tek sayın Esen Çamurdan "başarılı" bulmadı,
doğrusu, "umulan başarıyı yakalayamıyor" diye yazdı. İlginçtir, Esen Çamurdan'ın oyunu "başarısız" bulma nedenleri,
Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel'in oyunu "başarılı" bulma
nedenleriydi. Ama Esen Çamurdan'ın koyduğu bir çekince
önemliydi. "...'Sevilmek', 'Kadın ve Kedi' türü metinler,
alışılagelmiş tiyatro yapısına sığamayacak, o kalıplarla
aktarılmayacak şeyler anlatıyorlar. Onları, hak ettikleri
biçimde sahneye taşıyabilmek için yeni biçim, yeni dil
arayışlarına girmemiz kaçınılmaz olacaktır." (3)
Bütün bunların
ötesinde oyunun "başarılı" olması ne anlama geliyordu: Oyuncular
çok ustaca, çok sahici rol yaptılar? Çok iyi yazılmış, insanı
çok iyi anlatan bir oyun? Yönetmen "radyo oyunu"nu sahneye çok
güzel uyarlamış? Sahne oyunu olduğunda alt anlamlar ortaya
çıkmış? (Bu iki değerlendirmeyi doğaldır ki oyunun aslında
"radyo oyunu" olarak, dahası "ses için" yazılmış bir metin
olduğunu bilen birileri yapıyor.) Dekor, kostümler ve ışık çok
iyi tasarlanmış? Bunların hepsi, yani şu ya da bu diyemiyorum?
Beğendim, sevdim, etkilendim işte; öte tarafını boş ver, ne
karıştırıyorsun?
Pekiyi.
Benim bu
yazıda asıl konu etmek istediğim de "başarı" meselesi değil
zaten. Yani, ortadaki "başarıyı" tartışmak gibi bir niyetim yok.
Ben sadece,
Bilge Karasu'nun "seyrettiğimiz oyunun" yazarı olmadığını not
düşmek, Bilge Karasu'nun yapıtının gerçek değerini "hâlâ durup
ince şeyleri anlamaya vakti olanlar için"(4) vurgulamak istiyorum.
Barış
Pirhasan'ın, Bilge Karasu'nun aynı adlı öyküsünden yola çıkarak
senaryosunu yazdığı "Usta Beni Öldürsen E" filmi ne kadar Bilge
Karasu'ya mal edilebilirse, bu seyrettiğimiz oyunun da en fazla
o kadar Bilge Karasu'ya mal edilebileceğini düşünüyorum. Yazar
olarak. Yazarı olarak.
Metinde hiçbir
değişiklik yapılmamıştır, hiçbir şey eklenmemiş ya da
çıkarılmamıştır. Dolayısıyla bu Bilge Karasu'nun "Sevilmek"idir
denilebilir. Değişiklik yapılmamıştır, eklenmemiş ya da
çıkarılmamıştır! Kime ve neye göre?
Bilge
Karasu'nun, yazılarının öykü, roman, "anlatı" ya da "metin"
olarak adlandırılması, adlandırılabilirliği ya da
adlandırılamazlığı konusunda son derece hassas ve titiz olduğu
bilinir. Bu, Bilge Karasu'nun "çok" bilinçli tercihleri
olduğunun açık, hemen göz önündeki kanıtlarından biridir.
Bilge
Karasu'nun "Sevilmek"i radyo oyunu olarak yazmış olması,
"tanımlamış olması", teknik bir zorunluluktan kaynaklanmamıştır.
Yani oyunda "bir uçağın piste inişi söz konusu" da bu nedenle
oyun radyo oyunu olarak yazılmış, değildir.
Bilge Karasu,
bir malzemenin "ses" için yazıldığında, ya da "ses ve görüntü"
için yazıldığında ortaya birbirinden çok farklı (bazıları için
"kıl" kadar bir fark) sonuçlar çıkabileceğini herkesten iyi
bilen bir insandı. Hemen hemen adının anıldığı her yerde üzerine
vurgu yapılan "kılı kırk yarıcılığını" düşünürseniz, bu farkın
onun için ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz.
Ya da yazarın Kısmet Büfesi isimli kitabındaki "Çeşitlemeli
Korku/Beş Ses İçin Metin" alt başlıklı metnine, bu metnin
seslendirilmesi ile ilgili hazırlanmış, "Çeşitlemeli Korku'nun
Seslendirme Metni" isimli ayrıntılı çizelgelere bakarak
anlayabilirsiniz bunu.
Belli ki, Bilge
Karasu bu yapıtının radyo oyunu olarak "varlık bulmasını" tercih
etti. Çünkü düşündüğü şeyi "tam anlamıyla" bu biçimde
gerçekleştirebilecekti. Çünkü düşündüğü şey buydu.
Çünkü radyo oyunu olması "anlatılan"ın bir parçasıydı.
Amaç üç
insan arasındaki "bıçak sırtı" ilişkileri ve anları anlatmak
olduğu kadar; bunu, yazıyı ve kelimeleri nota olarak; insan
seslerini, sesin değişik filtreler uygulanmış hallerini, tabak
çanak şıngırtılarını, ayak seslerini, solumayı, sessizlikleri,
kapı açılıp kapanma seslerini de enstrüman olarak kullanarak
yapmaktı. Bir müzik parçası yazar gibi. Yalnızca kulağa hitap
eden bir şey. Alımlayıcı olarak "işitme organımıza".
Bu nedenledir
ki, Bilge Karasu dramatik formdaki diğer yapıtı "Aşk"(**) isimli
librettoda "Sevilmek"teki konunun neredeyse aynısını işlediği
halde, sonuçta ortaya bambaşka iki yapıt çıkmıştır. "Sevilmek"te,
bir dinleyiciye ulaşacağı düşünülerek, yalnızca "ses"le ve
"söz"le işlenmiş bir yapı söz konusudur. "Aşk"ta işin içine
"görsel" unsurlar girer. Bu görsel unsurlar da "imge" üretir.
Başka tür bir "imge". Artık söz konusu olan "başka" bir
metindir. İki yapıtın parantez içlerinin işlevlerini birkaç
örnekle karşılaştırmak bile sanırım bu konu da yeterli olabilir.
"Sevilmek"te Esin ve Ercan dans etmezler. Dansla ilgili sadece
Sinan'ın onların aklından geçenler üzerine olan kurgusunu
duyarız. Oysa "Aşk"ta Riyan ve Rasin dans ederler. "Sevilmek"te
Sinan'ın kurguladığı, Esin ve Ercan'ın "kafa sesi" olarak
duyduklarımız, sanki "Aşk"ta Riyan ve Rasin'in Eylemsel olarak
gerçekleşen, bizim izleyici olarak gördüğümüz danslarının
sahneleme bilgileridir. Sanki... "Aşk"ın finalinde "Rasin sağ
öndeki kapıya gider. Riyan arkasından seğirtir. Rasin kapıdan
çıkarken Riyan, yerine mıhlı, bakakalır...".(5) "Sevilmek"te
Esin'in bu tür bir yönelimini gösteren bir bilgi yoktur.
Benzer
şekilde
Bilge
Karasu'nun "radyo oyunu" olarak yazmış olduğu metin,
seyrettiğimiz şekliyle artık "b a ş k a b i r ş e y"
olmuştur. Kaçınılmaz olarak. Bunların biri diğerinin yerine
geçmez. Biri birinin alternatifi değildir.
Başka başka
şeylerdir. Kendi başlarına şeylerdir. Yazılı metin ile "sahne oyunu" arasındaki farkları
işaret eden birkaç örnek verelim: "Sevilmek" metninde,
oyunun finalinde Sinan, veda edip giden Ercan'ın arkasından
"seğirterek" dışarı çıkıp geri dönmez. Ama sahnelenen oyunda,
Ercan çıktıktan sonra, Sinan bir an durur ve sonra Ercan'ın
arkasından çıkar, sonra tekrar odaya girer. Sanki gidip ona bir
şeyler söylemiştir. Seyrettiğimiz "Sevilmek"te Ercan, Esin
masadan kalktığında onun sandalyesine geçer, onun yeleğini,
kendi sandalyesinin arkalığına takar.
Böyle bir şey
oyun metninde yoktur.
Bu, Ercan'ın
Esin'le yer değiştirme isteğini gösteren bir yönetmen buluşu
olsa gerek.
Bütün bunlar, en önemlisi oyunun "bağlamın"ın
değişmesi, oyunun "ses düzeninden", "ses( +j-)görüntü düzenine"
taşınması olay dizilerini, konuyu, kişileri, algılamayı ve
"anlamayı" bağlayıcı ölçüde belirlemiş ve değiştirmiştir.
Dolayısıyla bu, yazılanların
yazılmış olması ne kadar önemliyse, yazılmayanların yazılmamış
olmasının da o kadar önemli olduğunu gösterir. Şunun ya da
bunun, şu şekilde, şu olarak ya da bu olarak yazılmış olmasıyla
yazılmamış olması, aynı derecede önemlidir.
"Sevilmek" /
(3 Ses için Radyo Oyunu)
/ SESLER / ALTO
(Esin) /
TENOR (Sinan) /
BAS (Ercan). Türk Dil Kurumu Kısa Oyunlar Özel
Sayısı'nda "Sevilmek" oyunu bu tanımlamalarla başlıyor.(6)
Yani yazar böyle yazmış, "ses"i
düşünerek yazmış, bu sesleri düşünerek yazmış, bu metnin bir
okuyucuya ya da bir seyirciye değil, bir dinleyiciye ulaşacağını
düşünerek...
Ayşegül Yüksel Hocam ise oyunla
ilgili yazısında şöyle yazmış:
" ... Karasu'nun oyun metni üç ses
(soprano, tenor, bariton) için yazılmış bir "üçlü" niteliği
taşıyor. Sesten sese geçen, üç ses arasındaki eşzamanlı çatışma
yoluyla ilişkilerin en gizemli, en dokunulamayacak noktalarına
ulaşan bir oyun ...
"(7)
Yani, sonuçta "Sevilmek"teki iki
oyun kişisi "alto" ve "bas" değil eğer Sayın Hocamın dediği gibi
"soprano" ve "bariton" olsaydı, bu Bilge Karasu için küçük
değil, çok büyük, çok ciddi bir fark olacaktı. Çünkü uzmanlara
göre bile ciddi bir müzik bilgisi olduğunu bildiğimiz, Bilge
Karasu alto'yla soprano, bas'la, bariton arasındaki farkları
bilirdi.
Bilge Karasu'nun bu oyunu radyo
oyunu olarak yazmış ve tanımlamış olması ne kadar önemliyse,
sahne oyunu olarak yazmamış ve tanımlamamış olması da o kadar
önemlidir. Önemliden öte gerçektir.
Sanırım Cüneyt Türel de bunun çok
önemli, gerçek olduğunu biliyor ki, Karasu'nun ölümü üzerine
yazmış olduğu yazıda şöyle diyor: "Son zamanlardaki beraber
oluşlarımızda adetimiz olmadığı halde, ne çok tiyatro
konuşmuştuk. Onu son olarak Füsun'un evinde gördüm, konumuz gene
tiyatro idi. Bana oyunculuk hakkında cevaplamamın çok zor olduğu
sorular soruyordu. Yoksa gizliden gizliye ondan çok beklediğim
tiyatroyu mu yazacaktı?"(8) Türel'in burada sözünü ettiği sahne
oyunu olsa gerek. Yani beklediği. Çünkü, sanırım Cüneyt Türel
"radyo oyunu"nun da tiyatro olduğunu bilir.
Bununla beraber, "Sevilmek"in
öyle hemen sahne oyunu yapılabilecek, "herhangi bir radyo oyunu"
olmadığını, oyunun sahne uygulamasında yer alan herkes biliyor.
Sanırım... Öyle olmasa Zeynep Avcı için sadece oyunun
"Dramaturg"u yazılır geçilirdi. Oysa "prodüksiyonla ilgili
bilgilerde"(9) Zeynep Avcı'nın,
ÇeviriDramaturji görevini üstlendiğini öğreniyoruz. Yani
çeviri.
Sanki oyunun sahnelenmesinde
"okuyucu", "dinleyici" ve "seyirci" arasındaki farklar
düşünülmüş gibi! Sanki "Biz bunu bile bile yaptık. Sakın ne
yaptığımızı bilmiyoruz sanmayın" der gibi.
Sanki "prodüksiyon bilgilerinde"
Yazan: Bilge Karasu yazılmamış gibi.
Ama bütün bu
yazdıklarıma karşılık yine de yön şaşırtıcı yanıtlar
verilebilir, örneğin: "Bilge Karasu'nun değerli ve önemli
metnini sahne oyunu yaptık. Oyunun yönetmeni, içinde Füsun
Akatlı'nın da olduğu bir jüriden "Yılın En Başarılı Yönetmeni"
ödülünü aldı. Yüzlerce binlerce kişi bu oyunu bilme, görme şansı
yakaladı. Oyundaki insan ilişkilerinden kendi paylarına düşen
dersi aldılar. Hem beğendiler. Etkilendiler. Bunda ne fenalık
var. Eh ... bu oyun sahne için yazılmış olsaydı da, siz zaten
aynı şeyleri söyleyecektiniz. Bu da bizim yorumumuz"
diyebilirler. "Bakın, Ayşegül Yüksel gibi bir akademisyen bile
oyunumuzu beğendi ve oyunumuz için şunları yazdı da
diyebilirler: Işıi Kasapoğlu 'ses' için yazılmış bir oyunu,
görselliğin ön düzeye çıktığı bir sahne olayına dönüştürerek, 'Molly
S.'te geri düzeye çektiği yönetmenliğini öne çıkarıyor.
Oyuncuların mimik, jest ve hareketlerini yakın plana getirip,
'söz'ü oyuncuların görüntüsüne (mimik, jest ve hareketlerine)
hizmet eden bir işlevde dondurmuş, 'Söz'ü, zaman zaman
mikrofondan dile gelen 'iç sesler'e dönüştürmüş. Sonuç olarak
da, sahnede bir saat boyunca gösterilen gerilimin boğuculuğunu
'ses'ten çok 'görüntü' belirliyor."(10)
Bunlar da
birer görüş der, saygı duyarım. Ama haklılığı, neyi kanıtladığı
tartışılır görüşler.
Çünkü, sonuç
ne kadar "başarılı" ve "faydalı" olursa olsun, Bilge Karasu'nun
yazmadığı
seyrettiğimiz bu oyunu "sanki Bilge Karasu yazmış" gibi
seyrettirmek doğru değildir. Bilge Karasu'nun bu oyununu önemli
ve değerli bularak sahnelemeyi seçmiş insanların bu konuda
gerekli hassasiyeti göstermeleri gerekirdi, diye düşünüyorum.
En azından "Bilge Karasu'nun aynı adlı radyo oyunundan sahneye
uyarlanmıştır." türü bir not düşerek.
(1) Enis Batur, Başkalaşımlar,
"SES, HARF, İMGE / İlhan Usmanbaş'la Düet, s.279,
Yapı Kredi Yayınları, 1992.
(2) Sevda Şener: Sevgi Sınavı,
Radikal İki, 22 Ekim 2000; Önceki Günler'den Sevilmek'e, Radikal
İki, 11 Haziran 2000; Sevilmek, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi,
Ekim-Kasım 2000, sayı. 1 07-1 08,
s.28. Ayşegül Yüksel: Karasu ve Friel'den iki 'üçlü',
Cumhuriyet, 10 Ekim 2000.
(3) Esen Çamurdan, İki radyo
oyunu, Radikal İki, 23 Nisan 2000.
(4) " ... Ah, kimselerin vakti
yok/Durup ince şeyleri anlamaya ... ". Gülten Akın, İlkyaz,
Bütün Şiirleri, Can Yayınları 1982.
(5) Bilge Karasu, Aşk,
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Yayıma Hazırlayan: Füsun Akatlı,
s.200, Metis Yayınları, 1999.
(6) Bilge Karasu, Sevilmek, Türk
Kısa Oyunları Özel Sayısı, Türk Dili Dergisi, sayı.214, s.470,
1969. '
(7) Ayşegül Yüksel, a.g.y.
(8) Cüneyt Türel, Bilgesizkıskaç,
Bilge Karasu Aramızda, s.47, Metis Yayınları, 1997.
(9) Aksanat etkinlik
programı broşürü, Aralık 2000.
(10) Ayşegül Yüksel, a.g.y
(*)
Sabah Gazetesi'nin verdiği Meydan Larousse Büyük
Lugat ve Ansiklopedi'nin Ek: 1-2, GEZ-SAR, 22. cildinde, 516.
sayfada Bilge Karasu maddesinde bu ifade geçiyor. Birileri,
nasıl olsa kimse görmez deyip, bir sonraki ekte yine t'si küçük "
... türk öykücü ... " ifadesiyle (yani bu kez cinsiyet
belirtmeyerek) bunu düzelttiğini sanıyor olmalı.
Hazırlanmasında, birçok önemli kültür insanının yer aldığı,
danışmanlık yaptığı bu yayındaki "gaf" doğrusu "çok anlamlı".
(**)
Burada söz konusu olan "Aşk" adlı libretto için
Metis Yayınları'ndan çıkan Lağımlaranası ya da Beyoğlu adlı
kitap kaynak alınmıştır. Bunu bir yanlış anlamaya meydan
vermemek için belirtme gereği duyuyorum. Çünkü ortada birden
fazla "Aşk" var. Yapı Kredi Yayınları'nın Kitap-Iık Dergisi'nde,
Temmuz 1999 tarihli, 37. sayıda yayımlanan "Aşk" adlı libretto
da 1955 yılında yazılmış. Sayın Füsun Akatlı'nın yayına
hazırladığı kitaptaki "Aşk" adlı libretto da 1955 yılında
yazılmış. Bu metinlerde farklılıklar var. Bu farklılıklara
ilişkin bir bilgiye de ben rastlayamadım. Yani hangisi
düzeltilmiş hali? Bu düzeltmeleri kim yapmış?
vb ..
(Ocak 2001'de Tiyatro...
Tiyatro... Dergisi'nde yayımlandı.)