Coşkun Büktel "Tiyatro
Oligarşisi"ne Karşı
“Ama ne
yapacaksınız, Shakespeare’in özellikle
Shakespeare’in
yapıtlarına balta olmak,
onun metnini
bozmak, ona eklemeler yapmak,
bu büyük ozanı, baştan yazmak
tutkusu bizde
kimilerince halka hizmetin
gereği gibi
gösterilmektedir. Yarın
bakarsınız Desdemona’ya
Othello’nun boğazını sıktırırlar! Onun için ne
yapın edin, bugünlerde Shakespeare’i okuyun,
adamın
yazdıkları aklınızda bulunsun.”
Melih Cevdet
ANDAY
(Shakespeare
Düşmanları başlıklı yazı, 11 Kasım 1977, s.94
Yazarın Yasak
isimli kitabından, Çağdaş Yayınları 1978)
Özellikle
Theope (Taş Kitaplar, Ekim 1993), Shakespeare’siz
Herifler (Dramatik Yayınlar, Eylül 1998) adlı oyunlarıyla ve
eleştiri yazılarını bir araya getirdiği Türk Tiyatrosundan
İnsan Manzaraları (Dramatik Yayınlar, Eylül 1998) adlı
kitabıyla bilinen Coşkun Büktel’in, “Yönetmen Tiyatrosu”na
Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması adlı yeni
eleştiri ve inceleme kitabı çıktı (Kaknüs Yayınları, Eylül
2001).
Coşkun Büktel,
bu kitabında esas olarak “yönetmen tiyatrosu” kavramını
tartışıyor. Büktel, bu tartışmayı yapmaktaki amacının, kendi
deyişiyle, “yönetmen tiyatrosu” denen kavramla bir “estetik
hesaplaşma”ya girişmek olduğunu söylüyor. Çünkü Büktel’e göre,
“yönetmen tiyatrosu” anlayışı “(...) Türk tiyatrosunun atmışlı
yıllarına (yani istisnasız herkesçe Türk tiyatrosunun ‘altın
çağı’ olarak kabul edilen yıllarına) yetmişlerin başında son
vermiş olan, tiyatromuzu felç etmiş olan bir ‘hastalıktır’.”
(“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı... s.10) ve bu hastalıktan acil
olarak kurtulmak gerekmektedir. “Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması,
“yönetmen tiyatrosu” hastalığını tespit ve teşhir etmek için, bu
hastalığı ortaya çıkaran etkenler karşısında caydırıcı olması,
bir tür panzehir işlevi görmesi için yazılmış.
Büktel
öncelikle, tiyatromuzdaki bu hastalığı, kimse görmezden
gelemesin ve bu hastalığa dikkat çekenlere itiraz edilemesin
diye, bilimsel yöntemlerle teşhis etme yoluna gitmiş. Bunun için
“yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının somut uygulamaları, örnekleri
olarak seçtiği iki yapımı incelemiş. Yani bir başka deyişle, bu
hastalığın izlerini taşıyan kadavralar üzerinde çalışmakla
başlamış işe. “Yönetmen tiyatrosu”yla ilgili iddialarını bu
yapımları değerlendirerek, bu yapımlardan somut örnekler vererek
ortaya koymuş. Bu yapımların ikisi de 1998-99 sezonu İstanbul
Devlet Tiyatrosu programından, biri Nesrin Kazankaya’nın
yönettiği Kısasa Kısas (W. Shakespeare), diğeri ise Yücel
Erten’in yönettiği Ferhad ile Şirin (Nâzım Hikmet).
Büktel,
kitabında, bu yapımları şekillendiren “yönetmen tiyatrosu”
anlayışının neden olduğu olumsuzlukları ve arazları tek tek
mercek altına alıp değerlendiriyor. Söz konusu yapımlardaki
olumsuzlukların sorumlusu olarak gördüğü yönetmenler Yücel Erten
ve Nesrin Kazankaya’yı çok sert ifadelerle yeriyor.
Bu
yönetmenleri, tiyatronun gereklerini yerine getirmemekle,
sahneledikleri metnin asgari doğrularını bile sahneye
taşıyamamakla, “asparagas tiyatro” yapmakla, kendilerine sunulan
olanakları ziyan etmekle suçluyor. Bu yapımlardaki çarpıklıkları
ve tiyatral tutarsızlıkları kanıt olarak göstererek “yönetmen
tiyatrosu” anlayışını mahkûm ediyor.
Büktel’e göre,
“yönetmen tiyatrosu” anlayışı ile oyun sahneleyen yönetmenler,
seyirciye “anlamlı bir bütün” sunmak gibi bir kaygı duymuyorlar.
Sorumsuz davranıyorlar. “Yorum yapıyorum, özgürüm...” zırhına
bürünerek, aslında sorumluluk almaktan ve hesap vermekten
kaçıyorlar. Bu yönetmenlerin sorumsuzca yaptıkları tutarsız ve
keyfi seçimler sonucunda da, seyirciyi sıkan ve seyircinin
tiyatrodan kaçmasına neden olan yapımlar çıkıyor ortaya.
Bu nedenlerle
Büktel, Yücel Erten ve Nesrin Kazankaya nezdinde bir bakıma
“yönetmen tiyatrosu” hastalığına yakalanmış tüm yönetmenleri
suçluyor ve bu yönetmenlerden sahneledikleri oyunların
yazarlarına ve bu yapımları izleyen seyircilere haksızlık
yaptıkları için hesap soruyor.
Büktel,
ülkemizde genel olarak anlaşıldığı ve uygulandığı biçimiyle
“yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının ne olup ne olmadığını, bu
yaklaşımın ne tür yanlışları ve olumsuzlukları beraberinde
getirdiğini ilk kez bu denli kapsamlı, anlaşılır ve açık
biçimde, tek tek somut örneklerle, tek tek isim vererek ortaya
koymuş oluyor. Tiyatro yapmanın sanki tek çağdaş biçimiymiş gibi
“lanse” edilen “yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının çoğu zaman
aslında bayağılığı, yetersizliği, kolaycılığı, keyfiliği, kötü
olanı gizleyen bir tür kılıf olduğu gerçeğini vurguluyor. Tek doğru ve
çağdaş tiyatro yapma biçimiymiş gibi özellikle Yücel Erten,
Kenan Işık, Işıl Kasapoğlu, Müge Gürman, Nesrin Kazankaya gibi
yönetmenlerin yapımlarıyla, özellikle Devlet Tiyatroları
tarafından dayatılan “yönetmen tiyatrosu” yaklaşımının
tiyatromuz açısından nasıl bir tehlike ve felaket oluşturduğuna
dikkat çekiyor.
Coşkun Büktel,
“yönetmen tiyatrosu” konusunu her yönüyle ele alırken aynı
zamanda örnek bir incelemeci tavrı sergiliyor. Kısasa Kısas
ve Ferhad ile Şirin oyunlarını, amacı “bağcıyı dövmek
değil, üzüm yemek olan” her yönetmenin yapması gerektiği gibi
tüm yönleriyle, “nesnel” bir bakış açısıyla ele alıyor.
Yazarları açısından, oyun metinlerinin dramatik yapısı ve
değerleri açısından, çevirisinin niteliği açısından, oyunculuk
açısından, dekor açısından vb... Bu konularla ilgili bilgiler
veriyor. İncelemesi boyunca hiç üşenmiyor, yaptığı her
değerlendirmenin, ileri sürdüğü her iddianın, söylediği her
sözün, her yargısının dayanaklarını, kanıtlarını ortaya koymaya
özen gösteriyor. Bu özellikleriyle kitap, tiyatroda yazar,
metin, çeviri, yönetmen, çağdaşlık, yorum, metindeki dramatik
değerlerin sahneye taşınması, oyunculuk ve eleştiri gibi
konulara getirdiği bakış açısıyla ve bazı kavramlarının
çağdaşlık adı altında nasıl yozlaştırıldığını, nasıl
çarpıtıldığını tek tek somut örneklerle ortaya koymasıyla bir
ders kitabı niteliği de kazanıyor.
“Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması,
üzerinde çok konuşulacak bir kitap. Tiyatroyla ilgili insanların
bu kitabı mutlaka okuması için geçerli pek çok neden var. Çünkü
bu kitapta, tiyatro hakkında pek çok önemli konuda, pek çok
önemli değerlendirme yer alıyor. Büktel, “yönetmen tiyatrosu”nun
zaaflarını tartışırken, bir yandan da, tiyatromuzda nasıl bir
ilkelliğin ve yetersizliğin iktidarda olduğunu kafalarda hiçbir
kuşkuya yer bırakmayacak kesinlikte ortaya koyan çarpıcı, somut
örnekler veriyor bu kitapta. Kimsenin dikkat etme ve dikkatlere
sunma zahmetine girmediği pek çok konuyu gündeme taşıyor.
Örneğin Kısasa Kısas yapımından hareketle bazı
Shakespeare çevirilerindeki, yetersizlikleri, yanlışları tek tek
örneklerle ortaya koyuyor. Bugün tiyatro ortamımızın en yetkili
dramaturg ve çevirmenlerinden biri olarak sunulan Zeynep
Avcı’nın yaptığı Kısasa Kısas (Toplu Oyunlar I, W.
Shakespeare, Çeviren-Uyarlayan Zeynep Avcı, Mayıs 1996)
çevirisinden örnekler veriyor. Karşılaştırmalı çevirilerle,
tüyler ürpertici çeviri yanlışlarını göstererek, Zeynep Avcı’nın
Shakespeare çevirme konusundaki çaresizliğini ve cahil
cesaretini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Tiyatroseverleri
hem Shakespeare çevirisi fiyaskosu, hem de sahte yetkinlikler ve
yetkililer konusunda ima etmeden, kıvırmadan, yan çizmeden açık
açık uyarıyor (s.50-60). (Bu arada! Kitaba “Çeviren-Uyarlayan”
yazmak Zeynep Avcı’yı kurtaramıyor. Bu ifade sadece, Zeynep
Avcı’nın ne olur ne olmaz, belki biri bu çevriyi inceler diye
önlem almaya çalıştığını gösteriyor. Demek ki, daha baştan
Shakespeare çevirecek yetkinlikte olmadığının farkında Zeynep
Avcı. İşte bu daha korkunç. Çünkü o yetkinlikte olmadığını bile
bile okuyucuları ve tiyatroseverleri aldatmaktan kaçınmıyor. Bu
çeviriyi iç rahatlığıyla tiyatroseverlere sunuyor.)
Tiyatromuzdaki
tüyler ürpertici “yanılsamanın” çarpıcı bir simgesi olarak pek
çok şey anlatan bu fiyaskonun işlendiği sadece bu 10 sayfalık
bölüm bile, Coşkun Büktel’in kitabını tiyatro ile uzaktan
yakından ilgili olduğunu söyleyen herkes için çok önemli bir
hale getiriyor.
Evet,
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet
Savunması ile ilgili söylenecek çok şey var. Ama ben biraz
da bu kitabın yazarı Coşkun Büktel’in eleştirmen kimliği
üzerinde durmak, Türkiye tiyatrosu içinde bu yönüyle Coşkun
Büktel’i bir olgu olarak ele alıp yorumlayarak bazı tespitler
yapmak istiyorum.
Yapacağımız
tespitlerde, ülkemizde bugün tiyatronun neden içler acısı bir
durumda olduğunu anlayabilmenin en kestirme yolunun kaçınılmaz
bir şekilde Coşkun Büktel’in eleştiri yazılarını
değerlendirmekten geçtiğini göreceğiz. Büktel’in, Türkiye
tiyatrosunun önde gelen isimlerinden hesap soran
eleştirileri sonucunda ortaya çıkan tabloyu yorumlayacağız.
Somut verilere dayanarak açıkça “kral çıplak” diyen bir kalemin,
2000’li yıllarda bile nasıl aforoz edildiğini göreceğiz.
Gerçeğin ve doğruların sansürsüz, açık açık ifade edilmesinin,
yeri geldiğinde en demokrat, en özgürlükçü, bilimselliği en çok
savunan kişiler tarafından bile nasıl engellendiğine tanıklık
edeceğiz.
Coşkun
Büktel’i önce Theope adlı oyunun yazarı olarak tanıdık.
Yazımı yedi yıl süren ve 1988’de biten Theope, Devlet
Tiyatrosu ve İstanbul Şehir Tiyatrosu repertuarına alındı.
1990-91 tiyatro sezonunda İstanbul Belediyesi Şehir
Tiyatrosu’nda sahnelendi. Oyunu Ali Taygun yönetti.
Prova
sürecinde, oyunun yazarı Coşkun Büktel ve yönetmen Ali Taygun
arasında birçok anlaşmazlık yaşandı. Coşkun Büktel, daha ilk
oyunu oynanan bir yazar olmasına karşın, Theope’nin
sahnelenmesini “kayıtsız, şartsız” kabul etmedi. İlk oyun
sahnelemenin lütuf olarak görülmesi “teamül”üne uymadı.
Theope’nin, “...tüm uyarılarına karşın bir buçuk saat
kısaltılarak ve biçimsel deformasyonlarla tanınmaz kılınarak”
seyirciye sunulmasına itiraz etti. Büktel bu
itirazında haklıydı. Çünkü yönetmen Ali Taygun, hiçbir mantıklı
tiyatral gerekçe göstermeden, sadece oyunun uzun olduğu
iddiasıyla, seyircinin üç buçuk saatlik bir oyunu izleme sabrını
gösteremeyeceği düşüncesiyle, Theope’yi yaklaşık bir buçuk saat
kısaltarak sahnelemekte diretiyordu. Oysa Theope’nin tutarlı ve
sağlam bir dramatik yapısı vardı. Seçkin Selvi, Memet Baydur,
Cihan Ünal gibi önemli isimler de bu konuda hemfikirdi (Bkz.
Türk Tiyatrosundan...). Büktel de Theope’nin kusursuz olduğunu,
oyun metninde ne bir fazlalık ne de bir eksiklik olmadığını
iddia ediyordu. Bunun tersi kanıtlanmadığı sürece, iddiasını
çürütecek bir kanıt, bir tiyatral gerekçe gösterilmediği sürece
Theope’den bir tek kelimenin bile çıkarılmasını kabul
etmiyordu. Ama sonuç olarak Büktel ikna olmasa da, bu
olumsuzlukları daha sonra yazma ve eleştirme hakkını saklı
tutmak kaydıyla oyununu çekmedi. Seyirciye metinle yapımı
karşılaştırma olanağı sağlamak için Theope metninin kitap
olarak yayınlanması ve fuayede satılması sözünü de alarak
Theope’nin bu şekilde sahnelenmesine razı oldu. Theope’nin
onaylamadığı bir şekilde de olsa sahnelenmesini, hiç
sahnelenmemiş olmasına yeğledi. Öte yandan, Theope’nin en
iyi, en doğru ve en güzel şekilde sahnelenmesi talebini de
sürdürdü. Yönetmenin bu yaklaşımıyla sonucun felaket olacağı
konusunda, tiyatro yöneticilerini ve yönetmeni uyarmaya çalıştı.
Ama bu bir işe yaramadı. Sonuçta, Coşkun Büktel’in öngörüsü
doğru çıktı, Theope’nin sahip olduğu değerler sahneye
taşınamadı. Yapım fiyaskoyla sonuçlandı.
Oyun
sahnelendiğinde Sevgi Sanlı (Güneş, 26 Ekim 1990), Esen Çamurdan
(Gösteri, Aralık 1990), Seçkin Selvi (Milliyet Sanat, 15 Kasım
1990) gibi önemli tiyatro eleştirmenleri, Theope metni
ile ilgili olumlu görüşlerini içeren eleştiri yazıları yazdılar.
Ama yapımın fiyaskoyla sonuçlanmasının baş sorumlusu olan ve
genç bir tiyatro yazarının bin bir emekle yarattığı çok başarılı
bir oyunu, Theope’yi, vurdumduymazlıkla çarçur eden
yönetmen Ali Taygun, ne bu yazılarda ne de başka hiçbir yazıda
açıkça eleştirilmedi, suçlanmadı. Ünlü tiyatro eleştirmeni ve
çevirmen sayın Seçkin Selvi’nin “İnsanın sinirini bozacak kadar
kusursuz bir oyun” (Milliyet Sanat, 15 Kasım 1990) diye
tanımladığı bir ilk oyun yazmış olmasına rağmen, Coşkun Büktel’e
ve yapıtına karşı yapılanlara hiçbir eleştirmen ya da tiyatrocu
açıkça karşı çıkmadı.
Ülkemizde
yaygın bir kanı vardır. Yeni yazarlar yetişmediği için, iyi
oyunlar yazılmadığı için Türkiye tiyatrosu zor günler
geçirmektedir. İşte Theope deneyimi bu yaygın kanıyı
yıkmıştır. Nitelikli bir Türkiye tiyatrosuna ulaşmak için
yalnızca çok iyi oyunlar yazılmasının yeterli olmadığını
göstermiştir.
Theope’nin
başına gelenler, değerli bir oyun metninin var olduğu tiyatro
ortamının niteliğinin (oyunun oynandığı tiyatronun, oyunu
sahneleyen yönetmenin, oyunu değerlendiren eleştirmenin vb.
niteliği) başarılı bir sonuç için en az oyun metni kadar
belirleyici olduğunu ortaya koymuştu. Türkiye tiyatrosunun
sadece nitelikli oyunlar yazılmadığı için değil (belki de çok
sayıda niteliksiz oyun yazıldığı için), değerli oyunlarla
değersiz oyunları ayırdedecek yetkinlikte tiyatrocular olmadığı
için, nitelikli oyunlara hak ettikleri değer verilmediği için
(ya da niteliksiz oyunlara hak ettiklerinden çok fazla değer
verildiği için) berbat bir durumda olduğu bütün çıplaklığıyla
ortaya çıkmıştı.
Theope
deneyiminin yaşandığı bu dönemde, bu olumsuzlukları cesur ve
objektif bir biçimde ifade edebilen ne sahici ve samimi bir
eleştirmen, ne de eleştiri anlayışı vardı. Akademik çevreden de
hiçbir tepki gelmiyordu yaşanan bu olumsuzluklar karşısında.
Onlar da olup biteni sessizce izliyorlardı. Bu durum tiyatronun
sorunlarını kronikleştiren en önemli etkenlerden biriydi. Coşkun
Büktel buna seyirci kalmadı. Sevimsiz görünmeyi göze alarak,
tiyatroseverlere, genç tiyatro gönüllülerine gerçekleri
göstermek için, tarihe kayıtlar düşmek için, neredeyse oyun
yazmayı bir kenara bıraktı. Zamanının ve enerjisinin tümünü bu
olumsuzlukları değerlendiren, sorumluları teşhir eden yazılar
üretmeye adadı.
İşte Coşkun
Büktel’in eleştirmen kimliği bu aşamada belirdi. Coşkun Büktel,
Theope yapımının fiyaskoyla sonuçlanmasının nedenlerini
ve sorumlularını sert bir dille itham eden yazılarına başladı.
Yönetmen Ali Taygun’u ve onun sorumsuzca tavrı karşısında
tepkisiz kalan herkesi “vandallıkla”, “yeteneksizlikle”,
“samimiyetsizlikle” suçladı. Büktel’in bu karşı çıkışı zamanla
“yönetmen tiyatrosu” anlayışına bir karşı çıkış haline dönüştü
(Bkz. Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları).
Büktel,
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet
Savunması adlı kitabındaki yazılarında olduğu gibi, hemen
hemen tüm yazılarında, yönetmenin “kayıtsız şartsız”
hâkimiyetinin çağdaşlık olarak yutturulmaya çalışıldığının, ama
bunun gerçekte çağdaşlık olmadığının, bilgisizliğin ve
yeteneksizliğin kılıfı olduğunun altını çizdi. “Yönetmen
tiyatrosu” yaklaşımının, Türkiye tiyatrosunun bugün yaşadığı
çöküşün en önemli nedenlerinden biri olduğu gerçeğini dile
getirdi. Bu gerçek karşısındaki samimiyetsizlikleri ve doğrudan
yana tavır almamaları nedeniyle pek çok ünlü tiyatrocuyu,
tiyatronun ülkemizdeki olumsuz konumunun sorumlusu olmakla
suçladı. Bu suçlamaların birinci dereceden kanıtı olarak da yedi
yılda yazdığı ve “Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” dediği
Theope’nin doğru ve hak ettiği şekilde
değerlendirilmeyişini ve bu duruma tepkisiz kalınmasını
gösterdi. Ama hiçbir zaman bir “mağdur” gibi, yakınan bir üslup
kullanmadı. Hep hesap sordu. Suçladı.
Coşkun
Büktel’in başlangıçta kişisel gibi görünen eleştiri yazıları
gerçekte Türkiye tiyatrosunun en önemli sorunlarını tartışan
yazılar oldu. “Talihsiz” Theope yapımının belki de tek
olumlu sonucu, bu yazılara vesile olmasıydı. Bu anlamda
Theope’nin şanssızlığı, Türkiye tiyatrosunun şansı olmuştur
denilebilir. Çünkü bu sayede Türkiye tiyatrosu çok önemli bir
tiyatro eleştirmeni kazanmıştır. Eleştirmen kimliği zamanla
Coşkun Büktel’in tiyatro yazarı kimliğinin bir parçası haline
gelmiştir. Tiyatro onun için sadece bir sanat biçimi ya da araç
olmakla kalmamış, Shakespeare’siz Herifler isimli
oyununda olduğu gibi, “sanatının konusu/nesnesi” de olmuştur.
“İnsanları,
ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim”
(Türk Tiyatrosundan... s.8) sözünde ifadesini bulan eleştiri
ahlâkıyla tiyatro eleştirisi alanına en başta “sahicilik”
getirmiştir Coşkun Büktel. Tiyatro eleştirisi tarihinde bir
dönem Nurullah Ataç ve Adnan Benk’in (Eleştiri Yazıları, Doğan
Kitap, Ekim 2000) sık sık kullandığı ama onlardan sonra pek
kullanılmayan patikayı yeniden canlandırmıştır. Nitelikli bir
tiyatroya sahip olmanın olmazsa olmaz koşullarından biri olan
araştırmacı, nesnel ve tartışan eleştirinin, yani “sahici”
eleştirinin gücünü yeniden hissettirmiştir.
Coşkun Büktel,
tiyatro sorunları üzerine düşüncelerini “diplomatik” bir dil
kullanmak kaygısı gütmeden yazar. Yani genelde yapıldığı gibi
“ne şiş yansın ne kebap” anlayışıyla yazmaz. Düşman kazanmasına
neden olsa da düşüncelerini açıkça yazmaktan çekinmez.
Kendisini, sık sık tekrarladığı Oğuz Atay deyişiyle “açıkça,
mertçe, Türkçe” ifade etmeyi tercih eder. Genel ve soyut
ifadeler kullanmaz. Somut olaylardan, olgulardan yola çıkar.
Öznesi, nesnesi belirgin, doğruluğu/yanlışlığı sınanabilir
yargılar üzerine kurmaya özen gösterir yazılarını. İsim, yer,
tarih, sayfa numaraları verir. Yargılarını “sanı”lara,
“kanı”lara değil mantıksal, bilgisel, estetik verilere
dayandırır.
Coşkun Büktel,
tartışmalar ve değerlendirmeler yaparken, suçlamalar yöneltirken
her söylediğinin/yazdığının kelime kelime hesabını vermek,
yargısız infazdan kaçınmak zorunda olduğunu sürekli vurgular.
Hemen her yazısında, okuyucusunu bu konuda uyanık ve denetleyici
olmaya çağırır. Her iddiasını, her tezini somut örneklerle,
kanıtlarla, “belge”lerle temellendirmeyi, kanıtlarla,
“belge”lerle temellendiremediği iddialarda bulunmamayı ilke
edinir. Yazdıkları, özellikle bu ilkesini titizlikle hayata
geçirdiği için, okuyucusuna sürekli olarak yargılarını sınama
olanağı verdiği için önemli ve değerlidir.
Coşkun Büktel,
Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları ve yeni kitabı
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet
Savunması’nda bir araya getirdiği eleştiri yazılarında,
Türkiye tiyatrosu ile ilgili hayati öneme sahip birçok konuyu
tartışıyor. Çok önemli iddialarda bulunuyor. Tiyatral
“değerleri” savunmak için, pek çok kişinin dikkatinden kaçan ya
da umursamadığı konularda büyük bir hassasiyetle onlarca sayfa
yazıyor. Bazıları için küçük ve değersiz, ama gerçekte çok
önemli ayrıntılar için “kıyametleri koparıyor”.
Coşkun Büktel,
bu kitaplarındaki yazılarda, Yücel Erten, Özdemir Nutku, Ahmet
Levendoğlu, Macit Koper, Mehmet Ulusoy, Işıl Kasapoğlu, Müge
Gürman, Ali Taygun, Nesrin Kazankaya, Zeynep Oral, Zehra
İpşiroğlu, Seçkin Selvi, Sevda Şener, Ayşegül Yüksel, Füsun
Akatlı, Tuncer Cücenoğlu, Kenan Işık, Genco Erkal, Nezihe Araz,
Güngör Dilmen, Zeynep Avcı gibi pek çok önemli ismi açıkça,
somut “belge”ler, kanıtlar göstererek Türkiye tiyatrosunun
bugünkü olumsuz durumunun sorumlusu olmakla suçluyor.
Coşkun Büktel,
tiyatrocuları, tiyatroseverleri pek çok kişinin bildiği, ama
yazmaya, açık bir şekilde yazmaya cesaret edemediği, çoğu zaman
örtbas edilen gerçeklerle yüzleştiriyor. Türkiye’de tiyatroyu
verimli değerlendirmeyi sağlayacak farklı bir bakış açısı
sunuyor. Sorunları ortaya koymak ve çözümler önermek bir yana,
kendisi bir sorun haline gelmiş olan, basmakalıp, haklılığı
kendinden menkul, “tek tip” eleştiri anlayışının gerçekte ne
kadar ilkel, yanıltıcı ve anlamsız olduğunu da deşifre ediyor.
Ne var ki,
bütün bu olumlu özelliklerine rağmen (belki de bu yüzden) Coşkun
Büktel ve yapıtları, “tiyatro çevresi” tarafından şu ana kadar
hak ettiği şekilde değerlendirilmedi. Büktel’in isim vererek
yaptığı sert eleştiriler, kendisine karşı adı konmamış bir
ittifak oluşmasına neden oldu. Büktel yok sayıldı, görmezden
gelindi, aforoz edildi.
Büktel’in göz
göre göre görmezden gelinmesinin, yok sayılmasının bir evham
olmadığını birkaç örnekle göstermek istiyorum.
İlk örnek, 26
Ekim 1998 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyetin 75. Yılında
Türk Tiyatrosu (Mitos/Boyut, Şubat 1999) isimli panelden.
Dikmen Gürün Uçarer, bu panelde sunduğu, Cumhuriyet Döneminde
Tiyatro Eleştirisi başlıklı bildirisinde, aslında 1998’e
kadar gelmesi gereken 75 yıllık dönemi, anlaşılmaz bir şekilde
ancak 1980 yılına kadar getiriyor, bırakıyor. Son 18 yıllık
dönemi ise bir tek eleştirmen adı dahi vermeden geçiştiriyor.
Aslında sadece Coşkun Büktel’i değil, 1980 yılından 1998’e kadar
tiyatro yazıları üretmiş pek çok kişiyi de yok sayıyor.
İkinci örnek,
Zehra İpşiroğlu’nun yayına hazırladığı Çağdaş Türk Yazını
(Adam Yayınları, Ekim 2001) adlı derleme kitaptan. Bu kitapta
Tiyatro Eleştirisinde Temel Boyutlar başlıklı bir yazı
yayınlayan Prof. Dr. Ayşegül Yüksel de, 2000 yılına kadar gelen
değerlendirmesinde Coşkun Büktel diye bir tiyatro eleştirmeni,
bir insan hiç yokmuş gibi davranıyor. 2000’li yılların etkili
tiyatro eleştirmenleri arasında yer alacağını umduğu genç
kalemlerin, Sibel Arslan Yeşilay, Öykü Potuoğlu, Selda Berk
Öndül, Fakiye Özsoysal Çavuş, Süreyya Karacabey, Erkan Ergin,
Özlem Hemiş Özütürk, Handan Salta gibi, isimlerini anarak onları
onore etme inceliğini gösteriyor. Ama Eylül 1998’de 548 sayfalık
Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları isimli kitabı
yayınlanan, oyunlarıyla ve onca önemli yazısıyla 1990’dan bu
yana Türkiye tiyatrosunun en önemli muhalif ismi olan Coşkun
Büktel’in ismini 18 sayfalık yazısında bir kere bile anmıyor.
Üçüncü örnek,
yayın danışmanlığını Zehra İpşiroğlu, Füsun Akatlı ve Murat
Tuncay’ın yaptığı, Aralık 2000 tarihli Mimesis Tiyatro/Çeviri
- Araştırma Dergisi’nden. Bu dergideki Klasik Oyunların
Çağdaş Yorumları başlıklı “bilimsel” tez çalışmasında Fakiye
Özsoysal Çavuş, Coşkun Büktel’in Shakespeare’e Moruk
Muamelesi Yapmak başlıklı eleştiri yazısına, ne tezin içinde
ne de Kaynakça’daki “Gazete ve Dergilerden Makaleler” bölümünde
hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor. Oysa Coşkun Büktel’in bu
yazısı, tezde önemli bir yer tutan 1994 yılında Müge Gürman’ın
yönettiği ve Hamlet’i çağdaşlaştırmak iddiasındaki yapıma sağlam
dayanaklarla açıkça karşı çıkan tek eleştiri yazısıdır. Fakiye
Özsoysal Çavuş, “klasik olarak” Shakespeare’e odaklandığı
Klasik Oyunların Çağdaş Yorumları başlıklı
“bilimsel/akademik” tezinde, aynı konuyu işleyen
Shakespeare’siz Herifler adlı bir de oyunu olan,
Shakespeare’e Moruk Muamelesi Yapmak isimli yazının sahibi
Coşkun Büktel’in adını anlaşılmaz bir şekilde bir kez olsun
anmayarak, o yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmayarak, bilimsel
bir veriyi görmezden gelmiştir.
Bu üç örnek,
“tiyatro çevresinin”, Coşkun Büktel adını anmayarak onu
diplomatik olarak “tanımak”tan kaçınma stratejisinin tipik
örnekleridir. Bu üç örnek, Coşkun Büktel’i görmezden gelme, yok
sayma, aforoz etme eğiliminin “bilimsel olmamak pahasına” bile
ne kadar korkunç boyutlara ulaştığını açık seçik göstermektedir.
Akademik
kimliğe sahip bu kişiler, Coşkun Büktel’in sert ve sivri dilli
üslubundan hoşlanmıyor olabilirler. Coşkun Büktel gibi
düşünmüyor olabilirler. Ama bu, “bilimsel” kriterlerle çalışmak
zorunda olan örneklerimizdeki bu akademisyenlerin, yazdığı
“nitelikli” ve “haklı” onca yazıya rağmen Coşkun Büktel’i
görmezden, duymazdan gelmelerini hiçbir şekilde haklı
gösteremez. Bu, onların “bilimsel” çalışmalarında, “bilimsel
ölçütleri” değil kişisel tercihlerini kullandıklarını gösterir.
Üniversitelerimizdeki bilimsel “kalitesizliği” gösterir. Bu
şekilde, “bilimsel” bir veriyi “örtbas eden” kişilerin,
kendilerine, unvanlarına, tiyatroya ve tiyatroseverlere,
öğrencilerine büyük haksızlık ettiklerini gösterir.
“Tiyatro
çevresinin” Coşkun Büktel’in yapıtlarını hak ettiği şekilde
değerlendirmeyişinin, Coşkun Büktel’i duymazdan, görmezden
gelmesinin, hatta “sessiz kalarak” onun söylediklerini örtbas
etmesinin nedeni, Coşkun Büktel’e karşı duyulan “garez”dir. Bu
haksız “garez”in iki kaynağı vardır. Birincisi Coşkun Büktel’in
taa ilk başta, hiçbir otorite tanımadan, kural olduğu şekilde
yapmacık da olsa “tevazu” göstermeden, açıkça, Theope “Türk
dilinde yazılmış en iyi oyundur” demesine duyulan tepki.
İkincisi ise bu birinci nedenin kamuoyunda yarattığı havadan da
yararlanarak, Coşkun Büktel’in hâkim tiyatro anlayışını çok sert
bir şekilde eleştirmesine, pek çok ünlü tiyatrocunun
yetkinliğini sorgulamasına, “gerçekleri” yazmasına, kişileri
isim vererek açıkça suçlamasına duyulan tepki.
Ama Coşkun
Büktel’e “hınç” duyarak, onun yazdıklarını, değerlendirmeyerek
“tiyatro çevresi” sadece gerçekler karşısında gözlerini kapatmış
olmaktadır. Bu şekilde, sanki sırf Coşkun Büktel haklı çıkmış
olacak kaygısıyla, ivedilikle çözülmesi gereken tiyatro
sorunlarının şeffaflıkla tartışılması geciktirilmektedir.
Theope oyunu
üzerine bugüne kadar yazılmış en önemli yazının sahibi olan
Cezmi Koca (Theope’nin Düşündürdükleri, Evrensel Kültür,
Ekim 1994 -Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Eylül 1998, s.
159-170), titiz incelemesiyle, Coşkun Büktel’in yapıtını
bilimsel bir yaklaşımla değerlendiren, Coşkun Büktel’in Theope
“Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” tezine açıkça,
dramaturjik kanıtlar göstererek itiraz eden ilk ve tek kişi
olmuştur. Cezmi Koca, bilimsel tutumun nasıl olması gerektiğini
yazısının sonunda da açıkça belirtmiştir. “(...) Herhangi bir
metne, yazarının kişiliğindeki olumluluk-olumsuzluk merkezli
bakmak ya da bakmamak/görmezden gelmek yanlış ve anlamsızdır.”
“Tiyatro
çevresi”, yazdıklarını değerlendirmeyerek Coşkun Büktel’i
cezalandırmış olmamıştır. Tam tersine, bu yanlış tavrın
sürdürülmesi ve Coşkun Büktel’in iddialarının muhataplarınca
inandırıcı biçimde yalanlanamaması, “tiyatro çevresi”nin bütün
bu olan bitene sessizlikle seyirci kalması, Coşkun Büktel’in
iddialarında haklı olduğunu, bu iddialara cevap verilemediğini
göstermiştir.
Coşkun
Büktel’in titizlikle kanıtlar üzerine kurduğu yazıları kadar,
hatta onlardan daha çok, “varlığı”, bu “varlığın” algılanış ve
değerlendiriliş biçimi bir başka suçüstü durumu daha
yaratmıştır. Sadece tiyatro açısından değil, genelde
Türkiye’deki kültür, sanat ve düşünce ortamıyla ilgili çok
önemli başka gerçeklere de dikkat çekmiştir. Hayatımızdaki
yozlaşmanın sadece siyasetle, televolelerle, üçüncü sınıf
televizyon dizileriyle, yeteneksiz manken oyuncularla, pop
müzikle sınırlı kalmadığı görülmüştür. Bu yozlaşmanın
eleştirmeni, oyuncusu, yazarı, yönetmeni, yayıncısı, gazetecisi,
akademisyeniyle saygın ve ciddi olarak bilinen bir sanat
alanında bile ne denli vahim boyutlara ulaştığı görülmüştür.
Coşkun
Büktel’in yaşadıkları ve yazdıkları bir bütün olarak
değerlendirildiğinde, “özgürlük”, “bilgi”, “demokrasi”,
“eleştiri”, “yaratıcılık”, “bilimsel olmak”, “akademik olmak”
kavramlarının yaşadığımız bu günlerde içlerinin nasıl
boşaltıldığı, bu kavramların “alttan alta” nasıl insana,
doğruya, iyiye, güzele karşı kullanıldığı açıkça görülüyor.
Kültür ve sanat alanında bile sıradanlığın, bayağılığın ve
ikiyüzlülüğün temsilcilerinin nasıl kollandığı, yüceltildiği;
kaliteliden, değerliden, doğrudan ve gerçekten yana tavır
koyanların nasıl cezalandırıldığı, engellendiği, aforoz edildiği
gerçeği gözler önüne seriliyor.
Bu sayede,
biraz dikkatli gözler sadece televolelerdeki yozlaşmaya takılıp
kalarak bütün suçu sadece “devlet politikaları”na, vitrindeki
yozlaşmaya yükleyerek asıl felaketi gözden kaçırma yanlışına
düşmekten kurtuluyorlar.
“Devlet”in
tarihte ve günümüzde, özgür ve yaratıcı düşünceye karşı olan
sansürcü, baskıcı, cezalandırıcı tavrını herkes biliyor. Ama
bundan daha önemlisi, sanatçı, akademisyen, eleştirmen unvanına
sahip, çağdaş, uygar, bilimsellikten yana gibi görünen pek çok
kişinin aslında yozlaşmanın devam etmesine nasıl hizmet
ettikleri çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Bu kişilerin vaziyetten
görev çıkarmak anlayışıyla, kendi düşünme ve yaratıcılık
kabiliyetleri ölçüsünde, “birey devlet” ya da “sivil devlet”
diye adlandırabileceğimiz bir anlayışla, “düzen”i ya da kendi
yetkinliklerini tartışmaya dönük en ufak eleştiri karşısında
dahi nezaketi, demokratlığı ve medeniliği bir yana bırakarak, bu
sansür ve kısıtlamayı hem kendilerine hem de kendi iktidar
alanlarındaki insanlara nasıl acımasızca uyguladıkları gerçeği
çoğu zaman en dikkatli gözlerden bile kaçırılıyor.
Bu durumun en
açık göstergesi, Coşkun Büktel’in görmezden gelinmesi,
yazılarını yayınlatma aşamasında yaşadığı engellemeler,
çirkinlikler, sansürlerdir. Coşkun Büktel’in kitaplarında bu
konuyla ilgili okuduklarımız, sadece “yozlaşmış düzen
yanlıları”nın değil, özgürlükçü olmadığı için “yozlaşmış düzene
muhalefet eden özgür düşünce savunucuları”nın da, yeri
geldiğinde en az “yozlaşmış düzen yanlıları” kadar sansürcü,
tekelci ve samimiyetten uzak olduklarını açıkça göstermektedir.
Coşkun Büktel
çoğu zaman, bin bir emekle hazırladığı bilgilendirici, uyarıcı
nitelikli yazılarını yayınlatamamış ya da sansür edilmiştir .
Kitap, dergi, gazete yayınlayan insanlara yakışmayan ilkel ve
iğrenç davranışlara muhatap olmuştur. Üstelik bunu, kendilerine
“demokrat” ya da “aydın” denilebilecek pek çok kişi, yayınevi,
dergi, gazete yapmıştır. Coşkun Büktel, bu duruma hem Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları hem de “Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması
adlı kitabında tek tek isimler vererek değinmiştir: Örneğin
Tiyatro Tiyatro, Varlık, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Cogito,
Radikal, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerin genel yayın
yönetmenleri ve sayfa editörleri; Enver Ercan, Turgay Fişekçi,
Handan Şenköken, Dinç Tayanç, Enis Batur, Güven Turan, Şerif
Erol, Papirüs dergisi yayın yönetmeni Tunca Arslan, Öküz’den
Metin Üstündağ, Virgül’den Orhan Koçak, Mitos Boyut
Yayınları’ndan Yılmaz Öğüt vb. (En son olarak Evrensel
Gazetesi’nde Yılmaz Onay’ın imzasıyla yayınlanan ve Büktel’i
polemiğe davet eden yazıya karşı Büktel’in cevap olarak kaleme
aldığı yazı Evrensel Gazetesi tarafından bile mantıklı bir
gerekçe gösterilmeden reddedilmiştir.)
Bildiğim
kadarıyla şu ana kadar, bu ismi verilenlerden hiçbiri Coşkun
Büktel’in bu konuda yazdıklarını yalanlamamışlar, inkâr
etmemişlerdir. Ortada bir yanlış anlaşılma var falan da
dememişlerdir. İşte bu anlamda Coşkun Büktel, sadece tiyatro ile
ilgili önemli yazılar yazan biri değil, genelde kültür ve sanat
hayatımızla ilgili çok önemli veriler sunan bir “olgu” haline
gelmiştir.
Türkiye
tiyatrosunun içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulması için,
umutlu, verimli, yeni bir başlangıç yapılması için, Coşkun
Büktel’e destek olunmalıdır.
Artık tiyatro
ortamımızda taraflar iyice belirgindir. Bu tarafların biri,
bugün tiyatroda köşebaşlarını tutmuş olanlar, Cumhuriyetin
tiyatro projesini vurdumduymazlıkla iflas noktasına getirenler,
bu gemi batarsa hepimiz batarız mantığıyla, hâlâ gerçekleri
örtbas etmeye çalışanlardır. Diğer taraf ise bu iflasın
sorumluları karşısında sesini yükselten, hesap soranlar,
Türkiye’de tiyatronun yaşama daha verimli katkısını talep
edenlerdir.
Şu andan
itibaren herkes oy’unu belli etmelidir. İlk yapılması gereken
şey, Coşkun Büktel’e vebalı muamelesi yapmaktan vazgeçmek
olmalıdır. Ona hak ettiği değeri vermek ve saygıyı göstermekle
işe başlamalıdır.
Yaşamımızın
diğer alanlarında yoksunluğunu yaşadığımız gerçek ve nitelikli
bir muhalefetin tiyatro ortamında özgürce sesini duyurabilmesi,
bu gerçek ve nitelikli muhalefetin varlığına tahammül
edilebilmesi, bu muhalefetin değerlendirilmesi, bu muhalefete ne
kadar kızılsa da saygı gösterilmesi tiyatro ortamımıza bir nebze
olsun uygarlık getirecek ve daha nitelikli bir tiyatro ortamı
için görkemli bir başlangıç olacaktır.
Feridun
Çetinkaya
(Mart 2002'de Tiyatro...
Tiyatro... Dergisi'nde yayımlandı.)