|
||||||||||
|
||||||||||
|
NERON İLE AGRİPİNA
Coşkun Büktel Tarık Günersel’in yazdığı “Neron ile Agripina”yı Cihangir’deki Arama Tiyatrosu’nda seyrettim. Günersel, oyunu, Neron ile annesi Agripina arasında geçen politik egemenlik mücadelesi ve onun kanlı biten sonu üzerine kurmuş. Tarık Günersel, bu kanlı ve canhıraş konudan, kendi tiyatral kimliğinin ve üslûbunun yansıması olan yalın, ekonomik, kolay anlaşılır ve yer yer esprili bir “piyes” üretmiş. (“Piyes”, Günersel’in tercih ettiği tanım.) Anlatıldığına göre, Günersel’in 30 sayfalık metni, prova sürecinde 90 sayfaya çıkmış. Günersel, provalar sırasında ekipten aldığı önerileri değerlendirerek piyesi “geliştirmiş”. Özkan Schulze, zaten büyük bölümünü prova sürecinde birlikte ürettikleri bu rafine metni, kuş kondurmaya kalkmadan, severek, sadakatle ve aynı yalınlıkla, metne hizmet ederek, yönetmiş.
Günersel’i tiyatroya çok uygun, trajik bir konu keşfettiği için tebrik ediyorum. Ama bu trajik konuya, kahkahayı değil tebessümü yeğleyen bir mizah ve kısa kısa sahnelerden oluşmuş epizodik/belgesel bir yöntemle yaklaşmış olmasını, pek de isabetli bir tercih saymadım. Kanımca, bu tercih, konunun trajik potansiyelinin tümüyle sömürülmesini engellemiş. Gerçi aynı zamanda duygu sömürüsüne dayanan canhıraş bir melodramın ortaya çıkmasını da engellemiş. Olayların grafik denebilecek soğukkanlı bir mizahla ve mesafeli, nesnel bir tavırla (adeta) “rapor edilmesi”, seyircinin yalnızca zihnine hitap eden ama yüreğine işlemeyen, bir Günersel metni ortaya çıkarmış. Bu tarzı özellikle tercih edebilecek okurlar ve seyirciler de bulunabilir. Ama ben, kendi payıma, melodram tehlikesi taşıyan zor yöntemin tercih edilerek, (konunun daha sürekli, daha derin, daha etkileyici sahnelerle dışa vurulduğu) okurların ve seyircilerin yüreğini titretecek, daha dramatik, daha tutkulu bir oyun yaratılmasını tercih ederdim.
Bu arada, ekipten Günersel’e gelen önerilerin, oyunu sayfa sayısı bakımından geliştirirken, inandırıcılık bakımından geliştirmediği kanısında olduğumu da belirtmeliyim. Günersel, örneğin, Seneca’nın rolünü, Özkan Schulze’nin önerisiyle, artırdığını söylüyor. Bunun, oyunun ekseninde nasıl bir sakatlığa yol açtığını aşağıda anlatacağım.
Günersel’in metni, akla doğal olarak, 1938’de Albert Camus tarafından yazılmış ve bir başka Roma imparatorunun canlandırıldığı, “Caligula” adlı oyunu getiriyor. Camus’nün bu oyununda, varoluşçu felsefenin bireyci yaklaşımına uygun olarak, (kız kardeşi ve sevgilisi) Drusilla’yı kaybetmesinden sonra çektiği acıdan kurtulmak ve özgür olmak çabası içindeki Caligula’nın nihilizme saplanması anlatılmaktaydı. Caligula, tanrı rolüne soyunuyor, kendini tüm insani değer ve kabullerden bağımsız kılarak, bir tanrı gibi imkânsızı arıyor ve arayışını, elindeki iktidar gücü sayesinde, mantıksal son noktasına kadar götürebiliyor ve o noktada en kanlı absürdden ve hiçlikten başka şey bulamıyordu.
Günersel’in oyununda ise, iktidarı istemeyen sanatçı yaradılışlı Neron’un (annesi Agripina’nın çabası ve dayatmasıyla) iktidara gelmesi ve önce annesi tarafından yönetilerek sanatçı yaratılışına ters düşen kitlesel ölüm kararlarına imza atması ve daha sonra iktidar virüsüyle (veya iktidarda işlemek zorunda kaldığı günahların etkisiyle veya eski kölesi yeni danışmanı Anicetus’un telkinleriyle) dönüşüm geçirmesi ve iktidarını (veya canını) annesinden korumak amacıyla annesini öldürtmesi ve (absürdün o eşiğini bir kez aştıktan sonra) tüm insani değerlerini kaybederek bir canavar haline gelmesi anlatılıyor.
Arama Tiyatrosu’nun özel tiyatrolarımız arasındaki konumu
Günersel’in oyununu iki ayrı kritere göre değerlendirmek mümkün. Günümüz Türk tiyatrosunun ortalama düzeyine göre veya Camus’nün oyunu “Caligula”nın düzeyine göre... İlk kritere göre değerlendirdiğimizde, “Neron ile Agripina”yı günümüzün çölleşmiş tiyatro ortamında bir vaha sayabiliriz.
Çünkü günümüz Türk tiyatrosu denen kültür çölünde (özellikle, her türde oyun sahneleme olanağına sahip ödenekli tiyatroları hariç tutarsak) üç eğilimin egemen olduğunu görüyoruz:
Birincisi: Ne yapıp yapıp seyirciyi getirmeyi ve bilet satmayı amaçlayan ticari eğilim. Bu eğilimin sahipleri, genellikle (dans adı altında dans bilmeyen insanların yaptığı basit el kol hareketlerinden oluşan ilkel bir koreografi ve müzik katkılı) en sulu komedileri tercih ediyorlar. Ama bu da yetmiyor. Seyircilerin televizyondan “bir şekilde” tanıdığı meşhur insanları sahneye çıkarmaları da gerekiyor. O meşhur insanların oyuncu olmaları şart olmadığı gibi, oyunculuk yeteneğine sahip olmaları da şart olmuyor. Önemli olan, onların adlarını, oltanın ucuna yem koyar gibi, afişe koyabilmek. Anlaşılacağı üzere, tiyatral olma iddiası taşımayan bu eğilimi “konumuz dışı” sayabiliriz. Tıpkı tek kişilik, ticari, stand up gösterilerini de konu dışı saydığımız gibi.
İkincisi: Ne yapıp yapıp tiyatro yapmayı amaçlayan amatör eğilim. Çoğu zaman iyi niyetlerinden başka gösterecek hiçbir şeyleri bulunmuyor.
Üçüncüsü: Yenilikçilik iddiası taşıyan ama çoğu zaman, ne yaptığını, ne anlattığını kendileri de bilmeyen yeteneksiz ve muhteris insanların “sözde entelektüel”, aslında asparagas eğilimi. Bu eğilimin sahipleri, tiyatro adına yaptıkları asparagas “işlerle” çoğu zaman, kendilerinden başka kimseyi kandıramadıklarından üç beş kişiye oynuyorlar. Bu seyircisizlik haline katlanmaları iki türlü destekle mümkün olabiliyor: Halkın kendilerini “anlamayışından” duydukları gurur sayesinde kendilerini seçkin hissetmenin “manevi” desteği ve aynı gururu paylaşan bazı ahbap çavuşlarca ayarlanan sponsorların veya bakanlığın “maddi” desteği... Açıkça itiraf etmeseler bile, derhal anlaşılacağı üzere, bu üçüncü eğilimin sahipleri, halka (yani seyirciye) dayanarak tiyatro yapmak yerine, sponsorlara veya bakanlığa dayanarak tiyatro yapıyor.
Arama Tiyatrosu’nun, Tarık Günersel metninden çıkardığı “Neron ile Agripina” prodüksiyonu, insanların dışarıdan bakınca, derhal o üçüncü kategoriye dahil ettiği bir oyun. Çünkü Arama Tiyatrosu da, o üçüncü kategorideki tiyatrolar gibi dar kadrolu, onlar gibi dar salonlu, onlar gibi alaturkadan uzak ve (en azından Günersel’in ağzından) seçkinci olduğunu açıkça ilan eden bir topluluk. Bu nedenle, asparagasçıların günahlarına katılmadıkları halde (yani ne yaptığını bilen ve anlatabilen bir tiyatro oldukları halde) ne yazık ki, ilk bakışta veya kaba bir bakışla, onlara benzemeleri yüzünden; o asparagas kategorinin günahlarının bedelini ödemekten kurtulamıyorlar. Seyirci, o üçüncü kategori hakkında kararını çoktan verdiği ve o kategoriye soktuğu tiyatrolara güvenmediği için, kurunun yanında yaş da yanıyor ve Arama Tiyatrosu’nun “Neron ile Agripina”sı, ne yazık ki, o kategorideki asparagas tiyatroların kaderini paylaşarak, seyirci ilgisinden yoksun kalıyor.
Oysa “Neron ile Agripina”nın yönetmeni Özkan Schulze, oluşumuna katkıda bulunduğu metnin, kadronun ve sahnenin imkânlarını (ya da imkânsızlıklarını) en uygun biçimde kullanmanın bugünlerde çok ender rastlanır bir örneğini sunuyor. Çabasını ve zekâsını, kendi yönetmenliğini “gösterecek” farklı ve çarpıcı, asparagas mizansenler bulmaya yoğunlaştırmak yerine, metnin gerektirdiği mizansenleri elindeki imkânlarla gerçekleştirmenin çaresini bulmaya yoğunlaştırıyor. Bu tavır, bugünlerde, moda olan yönetmen tavrı değildir. Bugünün egemen (asparagas) tiyatro anlayışında, bir yönetmenin oyunu göstermesi değil, “kendini” göstermesi modadır. Tüm ekibin, (seyircinin sahnede görmeyi umduğu) metne hizmet etmesi değil; metnin ve tüm ekibin yönetmen egosuna hizmet etmesi modadır. Ülkemizde tiyatro bu nedenle moda değildir.
Benim “kendini göstermek” diye tanımladığım bu yönetmen tavrı, aslında Stanislavski’nin yüz yıl kadar önce, “tiyatroda kendini sevmek” diye suçladığı tavırdır. Bu egoist tavır, günümüzde, yalnızca tiyatro alanında değil, örneğin, politika ve yerel yönetimler alanında da modadır. Bugünlerde, örneğin, pek çok beldenin belediye başkanı, belediye olanaklarını, beldenin refahını artırmak için kullanmak yerine, genellikle, “kendileri” için (kendilerini “gösterecek”, halka yaramaktan çok, kendi reklamlarına yarayacak etkinlikler için) kullanıyorlar. Beldeye (çıplak gözle görünmese bile) halkın hayatını kolaylaştıracak yaygın altyapı hizmetleri sunmak yerine, beldenin herkesçe gezilen, belirli bazı popüler noktalarına aşırı ilgi göstermeyi tercih ediyorlar. O noktalarda, en fazla birkaç yıl önce döşenen kaldırım taşlarını söküp yenilemek, bazı sokakları trafiğe kapatarak boyayıp süslemek ve özel biçimde ışıklandırmak gibi, kolay görünen, çabuk fark edilen, çarpıcı (ama bir o kadar da halkın acil ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak) suni uygulamalarla, halkın gözünü boyayarak, halkın gözünde adlarını marka haline getirmeye ve gelecek seçimleri garanti etmeye çalışıyorlar. Günümüzde moda (ya da salgın) olan asparagas yönetmen tiyatrosu da, bu tavrın tiyatrodaki olumsuz yansımasından başka bir şey değildir.
“Neron ile Agripina”nın yönetmeni Özkan Schulze, metnin oluşumuna katkıda bulunduğu için olsa gerek, bu asparagas salgınından uzak kalabilmeyi ve metne hizmet etmeyi içine sindirebilmiş. Sırf bu nedenle bile, yaptığı prodüksiyonu daha çok beğenmeyi, hakkında daha heyecanlı bir yazı yazabilmeyi çok isterdim. Ama ne yazık ki, kendim oyundan sıkılmadığım ve oyunda zamanımı iyi değerlendirdiğimi düşündüğüm halde, okurların tümü için aynı sonucu garanti edebileceğimi düşünmüyorum. Yine de, okurların, kendi takdirleriyle bu oyunu yakalayabilmesini (oyun çok yakında kalkıyor ve bir daha ne zaman sahnelenir ya da sahnelenir mi belli değil) ve beğenmesini çok isterdim.
“Ne yaptığını bilmeyen” sözde entelektüel tiyatrocuların oluşturduğu asparagas kategoride birçok tiyatronun son on yılda ortaya çıkıp çok kısa (veya kısa) sürede battıklarını ve kimse tarafından hatırlanmadıklarını hatırlarsak, Arama Tiyatrosu’nun ne kadar zor bir işe soyunduğunu daha iyi fark ederiz. Umarım, Arama Tiyatrosu’nun sanatçıları, hak ederek “batanların” (asparagasçıların) seyirci üzerinde yarattığı olumsuz izlenimin ve batmalarıyla yarattıkları dibe çekme etkisinin bedelini, haksız biçimde “batmak” kadar ağır bir sonuçla ödemek zorunda kalmazlar. “Batıklar” (ne de olsa birer transatlantik kadar büyük olmadıkları için) çok büyük bir dibe çekme gücü yaratamadılar. Ama batmalarından önceki faaliyet dönemleri boyunca edebiyat ve tiyatro dergileri tarafından büyük ölçüde desteklendikleri için, seyirciyi salonlara çekmeyi başaramasalar da, batmalarından sonra, geride radyasyon kalıntısına benzer zararlı bir gelenek (asparagas gelenek) bırakmayı başarabildiler. Bu zararlı gelenek onların batmasından sonra da, “henüz” batmamış olan asparagas tiyatrolar tarafından hâlâ devam ettiriliyor ve Arama Tiyatrosu’nun seyirciye ulaşma çabası, ne yazık ki, bu zararlı gelenekten çok olumsuz etkileniyor.
“Neron ile Agripina”nın “Caligula” karşısındaki konumu
Arama Tiyatrosu’nca sahnelenen Günersel oyununu, tiyatro piyasamız baz alındığında niçin vaha saymamız gerektiğini açıkladıktan sonra, Camus’nün “Caligula”sı baz alındığında niçin yetersiz saymak zorunda kaldığımızı da açıklayalım:
Camus’nün oyunu derin ve felsefi bir oyundur. Oyundaki tüm öğeler (karakterler, konuşmalar, olaylar, mizansenler) tarihe uygun olmaktan çok, ilk bölümde özetlediğimiz felsefi amaca uygun olarak düzenlenmiştir. O nedenle, oyunun dramatik yapısı sağlam, bütüncül, tutarlıdır.
Günersel’in oyunu, parçalı ve dağınık bir yapıya sahip. 30 sayfalık ilk versiyon belki bu denli dağınık değildi. O ilk versiyonda, belki de, yalnızca, Neron’un ince ve sanatsever kişiliği anlatılıyor, bu sanatsever kişiliğin, iktidara geldikten sonra, önce annesinin ve daha sonra eski kölesi (yeni danışmanı) Anicetus’un etkisi altına girmesi ve annesini öldürme noktasına gelmesi anlatılıyordu. Çünkü, oyunu izlenmeye değer kılan asal konu, bizim seyrettiğimiz son versiyonda bile, hâlâ, budur.
Ama eğer konu buysa, bu konuda Seneca’nın fazla rolü olamaz. Seneca, bilgelik ve sağduyunun temsilcisi olarak, Neron’un sanatsever ve insancıl gençlik döneminde etkili olmuş olabilir ancak. Ama konuyu asıl belirleyen, finale ulaştıran şey, Seneca’nın varlığı ve etkisi değil, eski köle ve yeni danışman Anicetus’un varlığı ve etkisi... (Günersel’in sevdiği sözcükle) “piyes” bir yazar tarafından, yalnızca konunun ve inandırıcılığın gerekleri göz önünde tutularak yazılsaydı, sanırız, Anicetus’un rolü, Seneca’nın rolünden çok daha ağırlıklı olacaktı. Anicetus, “Othello”daki Iago’nun ağırlığını taşıyacaktı. Ama, piyes, tek başına bir yazar tarafından değil de, tiyatrocu bir ekibin de katkısıyla yazıldığında, ekibin yapısı ve ihtiyaçları, piyesin inandırıcılığının bile önüne geçebiliyor. Yani kolektif çalışmanın olumlu etkisi olabileceği gibi, olumsuz etkileri de olabiliyor.
Tarık Günersel, kendisinin oynamakta olduğu Seneca rolünü, Schulze’nin önerisine uyarak, artırmakta sakınca görmeyince, oyun daldan dala sıçrayıp asıl doğrultusunu sıklıkla yitirebiliyor. Evet, Günersel, şairlik tecrübesinden ve dil işçiliğinden gelen rahatlıkla, bir tek “fazla” hecenin bile bulunmadığı rafine bir tiyatro dili yaratabilme iddiasında başarılı olmuş. Ama birçok “fazla” konuşma ve “fazla” sahne yazmaktan kaçınamamış. Bu (Günersel’in deyimiyle) “fazlalıklar” daha çok, Seneca’nın bulunduğu sahnelerde yer alıyor ve toplam olarak bakıldığında epey yekûn tutuyor. Bazı örnekler verelim:
AGRIPINA Diş mi taktırdınız? SENECA Fildişi. AGRIPINA Yeni moda. SENECA Olumlu ama. AGRIPINA Filler açısından değil. Ama herkesi birden memnun etmek zor.
***
NERON Elsiz biri daha iyi alkışlar. Sahi, kaç elim var? SENECA İki. NERON Biri kesilse kaç elim kalır? SENECA Bir. NERON Peki o da kesilse? O zaman kaç elim kalır? SENECA Eliniz kalmaz ki. NERON İşte o olmayan eller!.. Bir sayı gerekmez mi onu ifade için? SENECA Sayılar saymakla ilgilidir. Olan şeyler sayılabilir. Olmayan bir şey için neden sayı olsun ki? Bizde öyle bir sayı yok. NERON Peki ya dünyada? SENECA Yok. Olsa bizde de olurdu. NERON Tuhaf bir eksiklik. Saçma.
***
AGRIPINA (...) Diş temizliği için ne kullanıyorsun? OCTAVIA Ponza taşı. AGRIPINA Boynuz tozu kullan.
***
OCTAVIA Ay ne hoş! Ben böbrek falına baktırsam? AGRIPINA Gerçekçi ol! Böbrek falı hurafe. Hayvan boşuna kurban ediliyor. Sen yıldız falına baktır.
***
HERKES Yaşasın yeni sezar! Yaşasın yeni İmparator! Yaşasın Neron! KÂHİNE Ve yaşasın yeni İmparatoriçe Octavia! Balayına Küçük Asya’ya gitsinler. Efes, Kapadokya… Side’de denize girerler. OCTAVIA Ay ne güzel olur! AGRIPINA Siz işinizin başına dönseniz, Kâhine? KÂHİNE Ben de bankaya uğrayıp alışverişe çıkmak istiyordum zaten. NERON Ey aziz senatörleri Roma’nın! Başşehrimize kardeş bir şehir istiyorum! AGRIPINA Bu da nereden çıktı şimdi?!SENECA Bilmem. NERON Marmara Denizi ile Karadeniz arasındaki boğazın her iki yakasında!
***
Günersel, Seneca’yı asıl konunun içine çekmek için, bir ara, ona Agripina’yı öldürmek rolünü yüklüyor. Neron, Seneca’ya bir hançer veriyor ve ondan sadakatini ispat etmesini istiyor. Ya beni, ya annemi, ya da kendini öldür deyip çıkıyor. Sahnede tek başına kalan, drama düşmüş Seneca’nın tepkisi “Hassiktir” oluyor. Ama Seneca’nın düştüğü bu dramatik durum hiçbir sonuca ulaşmıyor. Yani Seneca, kılıcı geri veriyor ve görevi başkası (Anicetus) üstleniyor ve Seneca’nın dramatik ikilemi (ya da üçlemi) sanki hiç var olmamış gibi oluyor:
SENECA Hançeri geri alın. Bu düğümü ben çözemem. NERON Kim becerebilir peki? ANICETUS Kılıcım. NERON Yeni bir ünvan sana: Kurbanlar Kralı. Rex Sacrorum. ANICETUS Derhal gidiyorum.
Oysa Çehov, sahnede görünen silahın patlamadan kalamayacağını söylemekte haklıydı ve yalnızca silahları kastetmiyordu.
Camus’nün metni, her repliğiyle, aynı amaca hizmet ettiği için, konuşmalar ve karakterler derinleşmekle kalmayıp, özgün ve felsefi bir nitelik kazanıyorlar. Oysa Günersel’in metni ikişer üçer dakikalık kısa kısa epizotlardan oluştuğu için, karakterler ve konuşmalar derinleşemediği gibi, özgün de olamıyorlar:
AGRIPINA Bu erkekler dünyasında yer yok, değil mi, akıllı bir kadına? Neymiş suçum? Tutku mu? Yaşayan herkes bundan “suçlu”! Hangi ana istemez oğlunun yıldız olmasını? Kadınsan kolaydır düşmek dile. İktidar uğruna, ben yapmadım bir erkeğin yaptığının yarısını bile!
***
NERON ruhunu okumaktı tek umudum akdenizi altıma almak istiyordum kıpırtıları sır vermiyordu yan gözle baktım ufuklarına rüzgârı usulca gezindi engin bir haz beliriyor gibiydi ılık bir çekingenlikle dokundu bana birden çekildi sanki benden vazgeçebilmek için kendisinden vazgeçebilirdi birden avuçladı sonsuzluğumu dili doruklarımda dolaşıyordu tutup açtım iki yana kollarını hapsettim evrenin bütün volkanlarına açıverdi varlığını ve kilitledim dişlerimi boynuna
***
SENECA Ne var taht denen şu koltukta? Özgürlük adına başa geçen nasıl da despot olur birden! Yerini sağlam sanınca insan o mevkie bir güzel kurulur; terbiye, edep, adap gider, arsız bir küstah kendine yer bulur. Her şeyi bilir artık, danışmaz kimseye. Daha dün saygılıyken bugün it gibi ulur. Meçhuldür kendini beğenmişliğin dibi, sonsuzca başta kalacakmış gibi.
Neron’dan yapılan alıntı, diğer iki alıntı kadar basmakalıp görünmüyor ama, diğer ikisi kadar açık ve anlamlı da görünmüyor. Çünkü bu alıntı, sağlıklı bir ruh haline sahip olmayan Neron’un yazdığı bir şiiri temsil ediyor. Günersel, anlamlı olduğunda basmakalıp, özgün olduğunda ise anlamsız oluyor. Camus gibi özgün ve anlamlı olmayı aynı anda başaramıyor.
Eserin bir şair tarafından yazıldığını kanıtlayan şu türde dizelerin
KAHİNE Toprağa uzanıyor bir cenin. Rahminde gecenin
...ya da hınzır bir zekâ tarafından yazıldığını kanıtlayan şu türde dizelerin
NERON Olmaz. Quo vadis? OCTAVIA Ne dedin? NERON Nereye? OCTAVIA Çişim var. NERON Sende sanatçı disiplini yok! OCTAVIA Sende de çiş yok!
...çok daha fazla olmasını dilerdim.
Oyun şu ekiple oynandı:
Agripina ………... Alev Oraloğlu Neron …………... Güvenç Selekman Seneca……………Tarık Günersel Kâhine…………...Özkan Schulze Anicetus ………...Hakan Aydın Octavia …………..Beril Senvarol Pompeia …………İrem Dilaver
Dekor-Kostüm: Remin Günak Işık: Murat Selçuk – Mustafa Türkoğlu
Oyundaki genç oyuncuların (özellikle Neron rolündeki Güvenç Selekman’ın) inandırıcı olmayan kostümler ve yetersiz ya da “yanlış” dekor içinde, verdiği inandırıcı performanslar için, yalnızca oyuncuları değil, yönetmen Özkan Schulze’yi de kutlamamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle Anicetus’un deri (ya da deri görünümlü) kostümü (gladyatör desem değil, demirci desem değil) hiçbir şeye benzemiyordu. Tavandan sarkan tüllerin ve yere serili kumaşların (o işlevi meşkuk rüya sahnesi dışında) hiçbir işlevi yoktu. İçgüdüyle değil de teknikle oynayan Schulze, konuşmalarına kattığı nüanslarla, belirgin biçimde, sahnedeki en profesyonel oyuncuydu. Oraloğlu inandırıcı ve şık kostümüyle ve sahne tecrübesiyle varlığını öne çıkarıyordu. Günersel, her zaman olduğu gibi, sakin ve rahattı. Işıkların hiç farkına varmayışımı, herhangi bir çiğliğin bulunmadığına yoruyor ve olumsuyorum. Ama sonuç olarak, bu yoksul prodüksiyonun en büyük zenginliği, metin ve oyunculuklardı, diyorum.
Nisan 2006
|
|||||||||
| ©2008 TiyatroFanzini | ||||||||||